15 Mayıs 2015 Cuma

Yaratıcı Düşüncenin Cinsiyeti Var Mıdır? - Yasemin Işıktaç



YARATICI DÜŞÜNCENİN CİNSİYETİ VAR MIDIR ?[*]

Yasemin Işıktaç


“Aslında hepimiz bir adayız. Ada’nın annesine”











Yaratıcı Düşüncenin Cinsiyeti



Yalnızca insanlar doğmadan önce ne olduğunu bildikleri ve doğduktan

sonra ne olacağını algılamalarıyla kendi davranışlarını

yönlendirdikleri için insan davranışları gerçekten de kasıtlı olabilir.

Dolayısıyla yalnızca insanlar ayaklarının bastığı

noktadan daha fazla aydınlatılan bir ışıkla yollarını bulurlar

Medevar. The Life Science (1977)




Kadın erkekle aynı biyolojik yapıda değildir. Aralarında fizik, fizyolojik ve cinsiyetten kaynaklanan bazı farklı özellikler vardır. Kadının boyu daha kısa, iskeleti daha hafif ve farklı özelliklerdedir. Erkeğe oranla daha hareketli olan fizyolojik yapısı, yaşam boyu devam eden bir dönemler zincirinden oluşur. Fark ancak menopozla birlikte en az düzeye gelmektedir. Bu farklı oluş, çoğu zaman cinsel açıdan aşağı görülme sonucuna götürmektedir. Oysa bir ceninin oluşum aşamasına baktığımızda, cins ayrımının tamamen rastlantısal özellik gösterdiğini görürüz. Aynı ortam içinde biyolojik tesadüflerle oluşan cinsiyet, toplumsal yaşam içinde, akıllara yer etmiş bir masalın etkisiyle yüzyıllardır sürüp gitmektedir, o da erkeğin üstünlüğü masalıdır.

Bu fizik farklılıklara toplumsal farklılıklarda eklenir. Başlangıçta kadın bütün zaman ve gücünü analık görevine ayırdığından toplumun üretim etkinliklerine katılamıyordu. Oysa erkek, fizik güç ve ustalığını kullanarak, yaratıcı zekasını geliştirebilmiştir. Alet ve yeni teknik kullanımları toplumsal yaşam içindeki önemini artırdı ve böylece daha silik bir görevi yüklenmiş olan kadın karşısında, toplumsal anlamda da üstünlük kurmaya başladı. Göçebe halklar toprağa bağlanarak çiftçilik yapmaya başlayınca, kadının görevi yine değişmedi. Fizik güç isteyen zor ve çetin toprak işi, erkeğin yeni bir kendini geliştirme alanı keşfetmesini sağladı. Aslında bu gerçek anlamda dünya ile ilk ilişkisi oldu. Düzenli sırları görme olanağı. Doğanın ritmi, insanın ilk kez olağanüstü görülenin anlaşılabilir bir düzenlilik olduğunu ve kendini hazırlama ve dünyayı kavrayabilme olanağını yaratmıştır. Sürekli doğurmakta olan kadın, ancak çocuklarını yaşatmaya çalışıyordu. Ailenin bütün kadınlarının baba ya da kocaya bağlanması, daha doğrusu toplumsallaşmanın ilk temel karakteri olarak kadın mülkiyeti “ev içi” ve “bağımsız hareket edememe” zincirleri ile kadını sımsıkı bağlıyordu. Bu tip toplumların varlığını halen görme olanaklarımız vardır.

XIX. yüzyıl insanlık için olduğu kadar, kadın cinsi için de köklü bir farklılaşma yaratabilmiştir. Özellikle kent yaşamı içinde olan kadın için dışarıda çalışma olanakları ortaya çıkabilmiştir. Bu kadının ev dışına çıkışı ve uyaran açısından zenginleşmesi anlamındadır. Kadının üretime katılması, kendine ait sınırlı da olsa bir hayat kurabilmesi ve ekonomik açıdan bir önem kazanması anlamındadır. İki dünya savaşı sırasında kadınların iktisadi hayatın bütün kesimlerine girmesi hızlı bir gelişim göstermiştir. Savaş sırasında ve savaş sonrasında ise yetişmiş iş gücünün önemli bir kısmının kadınlardan oluşmaya başladığını görüyoruz. Savaşa bağlı olarak ortaya çıkan bir başka olgu da erkek sayısındaki azalmaya bağlı olarak, tek başına yaşamak durumunda kalan ve kendi hayatının sorumluluğunu üstlenen pek çok kadını ortaya çıkarmıştır. Böylece, fabrika ve bürolarda çalışan, çoğu zaman o güne kadar hiç ulaşamadıkları görevlerin başına getirilen kadınların sayısı da giderek artmıştır. Buna özel girişimciliğe ilişkin alanları da ekleyebiliriz. Bütün bu olumlu gelişmelere karşın, bugün için bile meslek yaşamına atılan kadınların karşısına, çoğu zaman salt kadın oluşlarından dolayı pek çok engel çıkmaktadır. Birçok genç kız evlenince işinden ayrılır. Çocuk doğurunca ya temelli ya da bir süre için işlerini bırakırlar. İş salt bir ekonomik güvence olarak anlaşıldığından profesyonelce bakış ve işin sağladığı yaratıcılığın kadınlar tarafından da ne yazık ki çoğu zaman ciddiye alınmadığını görmekteyiz. Oysa iş sahibi olma salt ekonomik bir kazanç değil, üretime bir bilinçli katılım olarak insanı geliştiren bir şeydir. Diğer insanlarla ilişki, bir şeyi başarmanın sevinci, ya da yapılan işi daha iyi yapmak konusundaki gayret, toplumsal rollerdeki kaliteli üretimle kazanılan statü ve daha pek çok olumlu kriter, çoğu zaman ekonomik olandan daha derin tatminler sağlar insana. Peşinde asıl koşulması gereken de budur. Ama “Homo Economicus”a dönüşen çağımız insanı, statü ve hazzı bile ekonomik ifadeler olarak anlamaya devam etmektedir.

Ne yazık ki tarihsel gelişim içinde kadın-erkek eşitsizliği toplumsal yaşantının temel kurumlarından biri olma niteliğini günümüze kadar sürdürmüştür. Genel olarak “kadın sorunu” başlığı altında toplanan bu konu, kadının toplumsal statüsü, eşit haklara sahip olma, eşit hakların pratik olarak kullanılması ve kullanılabilmesi ve buna bağlı olarak kadının kişi olarak yeteneklerini geliştirmesi, genel olarak da “insan” kavramı içinde insana ait olan en temel alanda, yani kendini bu dünyada bir varlık olarak ifade edebilme konusunda kadına uygun bir alan yaratabilmek. Çok yönlü ve karmaşık bir sorun olan bu konuya, farklı yönlerden yaklaşmak mümkündür. Son yıllara kadar Türk toplumunda kadın sorunlarına daha çok yasal eşitliğin sağlanması açısından yaklaşıldığını görüyoruz. Yasal haklar doğal olarak eğitim ve üretim ilişkileri açısından eşitliğe yaslanmaktadır. Oldukça farklı özellikler gösteren kırsal ve kent kökenli kadının sorunları da bu başlıklar altında ele alınmıştır. Belirtilen alanların önemine bu çalışmada özel olarak dikkat çekilmekle birlikte, insan tanımından yola çıkarak kadının yaratıcı düşünce ile olan ilişkisi açısından konu irdelenecektir.

Yaratıcı düşünce, var olana yeni şeyler eklemek anlamında olduğu kadar, olanların yeni baştan değerlendirilmesi, herkesten farklı bir biçimde ortaya konulmasıdır. Özgürlük ve bilgi ile çok yakın ilişkisi olan yaratıcı düşünce, aynı zamanda insanın özgüveninin ve bilinemezler içindeki yaşantısına bir anlam katma çabasının da bir ürünüdür. Özgürlükle, özel olarak da düşünce özgürlüğü ile yaratıcı düşünce ilişkisi açıktır. Soru soran kafalar yeni cevapların ortaya çıkmasını sağlayacaktır. Tabii tam bir özgürlük alanı bunun için daha verimli bir ortam sağlayabilir. Ancak, Sartre’ın dediği gibi “özgür insan hapishanede de özgürdür”. Bu fizik özgürlükten çok, düşünebilme özgürlüğü anlamında daha derin bir özgürlüğü çağrıştırmaktadır. Bilgi, yaratıcı düşüncenin kardeşidir. Ancak, bundan da bu günkü anlamında bilgilenme olanaklarını değil, bilinen her şeyi sınayabilme olanaklarını anlamamız gerekir. Bilim adamı ya da filozof ve sanatçı olmak için çağın paradigmalarını kavramanın büyük yararı olacağı kuşkusuzdur. Ama hiç bir iyi eğitimin, zorunlu olarak başarılı sanatçı, filozof ve bilim adamı yetiştirmeyi garantileyemediği de bir gerçektir. O nedenle, burada bilgiden, yönelinen nesneye karşı özel bir ilgiyi ve derinlemesine bakışı anlamamız gerekir. Buluş ya da keşif mantığına ilişkin olan pek çok yaratıcı çabanın, bu konuda bize yol gösterdiğini de görürüz.

Yaratıcı düşünce alanını genel olarak bilimsel çalışmalar, sanat çalışmaları ve felsefe alanları olarak ele alabiliriz. Dünya genelinde bilimsel düşünce, sanat ve felsefe alanında oldukça başarılı kadınların varlığı bir gerçektir, ama bu oran erkeklerle kadınlar açısından ele alındığında başarılı kadın sayısının yine de oldukça az olduğunu görüyoruz. Bunu çeşitli nedenlere bağlamak olanaklıdır. Ancak, bu sebeplerin üzerinde durmadan önce özel olarak felsefe alanına bakıldığında, kadın filozof sayısının yok denecek kadar az olduğunu görüyoruz. Neden?

Felsefe tarihi şöyle bir gözden geçirildiğinde orta ve daha üst sınıf kökenli beyaz erkekler kataloğu gibidir. Bu katalog içinde kadınlara yer olmadığı gibi, çok az sayıda köy ve alt gelir grubu insan vardır. Azınlık ve ırksal açıdan da beyazlar lehine açık bir fark görülmektedir. Felsefenin başlangıçtan beri -ki bu başlangıcı eski Yunan olarak ele aldığımızda- kölelerin üretim için çalıştırılmalarının yarattığı boş vakit alanı, üstün bir uğraşı sayılan felsefe ve sanata ayrılabilmiştir. Eski Yunan filozofları ruh-beden ikilemini vurguluyorlardı. Ruh insanın bilinçli deneyiminin toplamını ifade eden bir bütün anlamındadır. Yüzyıllar bu ikilemi açıklama çabalarıyla doludur. Ruh ve beden ikilemi, iki farklı yaratıcılığı dayandırılmaktadır. Kadının annelik vasfına bağlı olarak değerlendirilen bedensel yaratıcılığına karşın, erkeğin tinsel yaratıcılığı. Platon bir diyalogunda şöyle demektedir;

“Bedenlerinde bereket taşıyanlar daha çok kadınlardan yana giderler, onların sevme yolu çocuk üreterek ölümsüzlüğü sağlamaktır… Ama canlarında bereket olanlara gelince… onlar bedenden çok daha bol verirler can ürünlerini. Nedir can ürünleri? Düşünce ve daha ne varsa. İşte bütün bu yaratıcı şairler ve sanatlarına yenilik getirenler bu canı bereketli insanlardır… Kim olsa böylesi varlıklar yaratmayı çocuk yetiştirmekten üstün görür, bir baksa yeter Homeros’a, Heseiodos’a, bütün büyük şairlere, onların bıraktığı ölümsüz çocuklara[2]”

Platon bu diyalogla, yaratma ve üretmenin netliğini bütün canlı varlıklar bakımından belirlemekte ve ona daha çok işlevi ile sonucu bakımından yaklaşmaktadır. Ancak, insana özgü bir etkinlik olarak yaratmanın yalnız biyolojik alanla sınırlanabilecek ve salt doğurganlığa indirgenebilecek bir çeşidi yoktur. İnsana özgü bir etkinlik olarak yaratmanın her çeşidinin, insanın bilinçli yönelişi ve çabası olmadan gerçekleşmesi olanaklı değildir. Bütün insanlara özgü bir olanak olan yaratma etkinliğinin, insanlığın sadece erkek olan bölümüne özgü olduğunu kabul etmek ise, bu etkinliğin alanını kendi içinde parçalamaya yönelik bir çabadır. Kadının yaratıcılığını biyolojik doğurganlıkta arayıp bu alanı sınırlamaya çalışmak ve onun tarihsel-toplumsal varlıklar alanındaki etkinlikleri gerçekleştirme potansiyelini dikkate almamakta da kadına, bir insan olarak varlığının yapısal bütünlüğünü parçalayarak bakmaktan kaynaklanır. Bütün canlılara özgü ve işlevi soyu sürdürmek olan salt biyolojik doğurganlığı, insan türüne özgü bir yaratma çeşidi olarak kabul etmek ise, hem insanın varlık yapısının bütünlüğünü görmemeye, hem de varlık alanları ile ilgili bir karıştırmaya dayandığı söylenebilir. Kadını salt bir doğum aracı sayan bu küçümseyici çaba, aynı zamanda onun ikincilliğini de bir yaratılış özelliği olarak algılamaktadır. Adem’in kaburga kemiğinden yaratılan kadın, doğal olarak Adem’den eksik görülmektedir. Bu değerlendirme daha az yetenekli, daha az hak sahibi ve doğal olarak da daha az anlama yeteneğini de çağrıştırmaktadır. Korunması gereken bu zayıf varlık ancak kendisini oyalayacak işlerle uğraşıp, kendi varlığına ilişkin soruları sormayarak daha hayırlı bir iş yapmış olacaktır.

Toplumsal ön kabullerin bu mistik hikaye ve biyolojik tezlerle desteklenmesi ve kadının sürekli bastırılması, doğal olarak onun da kendini savunucu mekanizmalar geliştirmesine, daha açıkçası iki yüzlü ahlâk, insan, özgürlük ve eşitlik anlayışlarını çevresi ve kendi yararı açısından yeni baştan yorumlamasına yol açmıştır.

Eğitim - Yaratıcı Düşünce İlişkisi

Bilinen sınırlı, bilinmeyen ise sonsuzdur.
Bizler zeki bir biçimde sınırsız bir bilinmeyenler
 okyanusunun ortasındaki küçük bir adacıkta bulunmaktayız.

Huxley, Türlerin Kökeni.



Dünyayı algılamak ve kavramak durumunda olan insan, yüzyıllar boyu süren bu çabanın ürünlerini “dil” gibi en büyük yaratısını kullanarak, bir sonraki nesillere aktarmış; ilkellikten bilgi çağına doğru yükselmiştir. Yaratıcı düşüncenin bu eklemli yapısını kavrayabilmek için de eğitimle arasında olan ilişkiyi açmak gerekir. Eğitim bütün yaşam boyunca sürer. Yaratıcı düşünce bu ortaya çıkış biçimine karşı spontan bir şey olmayıp, dinamik bir olgudur. Bir özen ve geliştirme gayreti ile varlık kazanır. Bunun da temel aracı eğitim olarak görülmektedir. Eğitim, aile içi, öğretim ve kültürden gelen olmak üzere üç boyutta ele alınabilir.

Aile için özgür düşünce ve ona bağlı olarak ortaya çıkan yaratıcılık öğrenmenin üç yolu olan model seçme, davranış izleme ve bilişsel öğrenmenin en yoğun yaşandığı bir ortamı sağlar. Aile içi iletişim olanaklarının varlığı ve demokratik tutum, hem kişiliğin gelişmesi için hem de düşünce özgürlüğü için en temel ortamı oluşturur. Aile içi sevgi ve saygı ortamı küçük yaşlardan başlayarak çocukların kendilerine saygı duymalarını sağlar. Bu öz saygı yüksek düşünsel faaliyetler için ön şarttır[3]. Ancak, aile içi eğitim için otoriter modeller bu saygının yitirilmesine yol açacağından, çocukları kişiliksiz ve silik yapmaktadır. Otoriter aile tutumu özgür bireyler yetiştirmekten çok itaatkarlığı ön plana çıkarttığı için izleyiciler yetiştirecektir. Bu yaratıcı düşüncenin daha doğmadan boğulması anlamındadır. Geleneksel rol kalıpları için de aynı şeyleri söyleyebiliriz. Asıl cinsiyetçilik bu aşamada ortaya çıkmakta, kız çocuklar ev içine itilmekte ya da cinsiyet açısından toplumsal onaya bağlanmış olan öğretmenlik, ebelik, hemşirelik gibi alanlarla yetinmeleri beklenmektedir. Çocuk için daha çok küçük yaşlarda kısıtlanan hayal alanı, onun kendisi için daha yüksek isteklerde bulunmasına da engel olmaktadır. Başlangıçta modellerle sınırlanan çocuk, bilinçlendiği dönemlerde farklı eğilimler için büyük güçlük çekecektir.

İlkçağlarda Çin, Mısır, Eski Yunan ve Roma’da değişik öğretim ve eğitim uygulamaları yapıla gelmiştir. Tarihi süreç içinde öğretim ve eğitimde uzun süre, yalnız gelenekleri genç kuşaklara aktarma amacı güdülmüştür. Din ve hayat bilgileri buna ek olarak ortaya çıkmıştır. Bugünkü anlamda eğitim ve öğretime en yakın uygulamanın Eski Yunan’da yapıldığını görüyoruz. Gençlere din, müzik ve beden eğitiminin yanı sıra edebiyat, matematik ve felsefe bilgileri de veriliyordu. Ortaçağda eğitimin katı bir biçimde ilahi olanın öğretilmesine dönüştüğünü görüyoruz. Her şeyin bilgisinin bulunduğu dinsel kurum ya da din adamları, din dışındaki bilgileri kösteklemekle kalmayıp, özellikle cezalandırılacak ilk günahlardan saymışlardır. Yeni ve yakın çağlarda elde edilen ilerlemelerle ve eğitimin yaygınlaştırılması ile bu günkü anlamda yaratıcı düşüncenin ortaya çıkma olanağı bir ölçüde de olsa yakalanabilmiştir. Bütün bu gelişmelere rağmen yine de eğitim sisteminde birçok aksaklıklar bulunmaktadır. Genç kızların erkeklerle aynı öğrenimi görme olanağına kavuşmaları oldukça yakın tarihlere rastlar. Avrupa ülkelerinin çoğunda kızlara ilk ve orta öğretim hakkı XIX. yüzyıl sonlarında, yüksek öğrenim hakkı ise iki dünya savaşı arasındaki yıllarda tanınmıştır. Uzun süre kız ve erkek öğrenciler için ayrı ayrı eğitim programları uygulanmış, ancak 1940'lı yıllarda programlar birleştirilmiştir. Kadın ve erkeklere eşit eğitim olanağı tanıyan anayasa ve hukuksal belgelere rağmen, özellikle ev işlerine yardımcı olmak üzere ve erken evlilikler nedeniyle kız çocuklarının çoğu zaman okula gönderilmediği, kırsal kesimde ve az gelişmiş ülkelerde okuma oranlarının kadınlar arasında çok daha düşük olduğunu görüyoruz. Ancak, olumlu bir gelişme olarak özellikle hukuk, tıp ve eczacılık gibi yüksek öğretim kurumlarındaki kız öğrenci sayısının gittikçe arttığına da dikkati çekmek gerekir. Öğretim ve yaratıcı düşünce arasındaki ilişkide ise sorun ailede olduğundan çok da farklı değildir. Okullarda öğretilen konular, konuların işleniş modelleri, okul içi ilişkiler ve öğretici tutumları eğitimin bir bütününü oluşturmaktadır. Müfredata koşulsuz bağlılık, tartışmaya kapalı eğitim modelinin seçilmesi, cezalandırma sistemi ve otoriter tutumda yaratıcı düşünce için önemli bir engeldir. Ezbercilik ön planda tutulduğunda bu yaratıcı düşüncenin değil işe yaramaz bir sürü bilgi ile doldurulmuş bir kafaya işaret etmektedir. Bu yorgunluk da yaratıcı düşüncenin ortaya çıkmasının en temel engellerinden birisidir. Ancak, eğitimin aynı zamanda bir disiplin olduğu göz önünde tutulduğunda, konuların hiç belirlenmediği doğaçlama bir tartışma alanı olarak ortaya konulması anlamına da gelmeyecektir. Çerçeve olarak ve genel hatları ile belirlenmiş bir konu alanının araştırma ve görsel materyalle desteklendiği, rahat fizik ortamlar içinde yapılan eğitim, ideal bir eğitimdir. Öğretmenin eğitim içindeki gücünü otoritesinden değil, bilgi birikimi ve bunu paylaşmasından aldığı bir eğitim ortamı gerekmektedir. Böyle bir eğitim ortamı yaratıcı düşüncenin ortaya çıkmasını sağlayacaktır.

Aile içi eğitim ve öğretim ilişkileri insanlar için bir düşünme disiplini yaratırken, buna ek olarak ve bütünü kapsayacak biçimde bir toplumsal kültürlenmeden de bahsetmek gerekir. Medeniyetler dediğimiz çerçevelerin oluşması, kimliklerin belirlenmesi ve kabul gören değerlerin edinilmesi bir anlamda da kişilik tiplerinin oluşmasında toplumsal eğitimin rolü çok büyüktür.

Latince “ibadet” anlamına gelen “cultus” sözcüğü, aslında yoğun saygı anlamındadır. Bu sözcük, önce toprağın işlenmesi anlamında, daha sonra ise içeriği genişletilerek akıl ve davranışın terbiye ve arıtılmasını kapsar şekilde kullanılmıştır. XIX. yüzyılda ise kültür, uygarlığın akılcı ve estetik yönü için ve “dünyada bilinen ve söylenen en iyi şeylerle insanın kendisini tanıştırması” anlamında kullanılmaya başlanmıştır[4]. Toplumsal yaşamın öğretilmesi açısından kültürden gelen eğitimin rolü de açık ve önemlidir. Eğer bir toplumun kültürü, birey olarak insana değer vermezse, verdiği değer sadece geleneksel değer yargılarına bağlıysa ve insana sadece bunlara uyup uymadığına göre değer veriliyorsa, böyle bir ortamda bağımsız düşünebilen, öz saygılı bireylerin yetişmesi olanaksızdır.

Toplumsal yaşam içerisinde, cinsiyetle ilgili rollerin birer ön kalıp olarak verilmesinin sonuçları üzerinde de durulması gerekir. Gerek aile içi gerek eğitimle ilgili oluşturulan modeller bu konuda önem taşımaktadır. Gelişmiş ülkelerde yapılan araştırmalar, tipik erkek ve kadın davranışları ve tutumlarıyla ilgili olarak, mantıklı olma, iş yapma yeteneği, matematik ve bilimsel düşünme, dünya gündemine ilgi ve evrensel bakış, etkinlik, etki altına kolay girme, tarafsızlık ya da taraf olma tutumları, önem derecesi sıralamaları, kendine güven, duygusal ve rasyonel davranma tutumları konularında erkekler için pozitif verilere ulaşırken; sanat ve edebiyata ilgi, başkalarını duygu açısından anlama, düşünsel ifade zenginliği, sakinlik, zarafet, düzenli olma vb. konulardaki verilerde kadınlar açısından pozitif olarak belirlendiğini görüyoruz[5]. Ancak, bu araştırmaların tam da zıttını veren yeni pek çok araştırma sonucunun varlığı da bir gerçektir[6]. Bu da bize bu tür araştırma sonuçlarının aslında cinsiyetle ilgili modeller ve algılama kalıpları olduğunu, tek tek kişilerin kendi olanaklarının göstergesi olmayıp, onlara cinsiyetlerine göre yakıştırılan özellikler olduğunu göstermektedir[7]. Bu yakıştırmalar bütün hayat alanlarını etkilemektedir ve kırılmaları da oldukça güçtür. Binlerce genç kız yalnız “kadınlara yakışan” mesleklere (sekreterlik, tezgahtarlık, dikiş, öğretmenlik, ebelik vb.) göre yetiştirilir, oysa bu gibi mesleklerde iş alanı çok dardır ve sonunda genç kızlar konularıyla ilgisi olmayan başka bir iş dalında, sözgelimi elektronikte uzmanlık gerektirmeyen herhangi bir işi kabul etmek zorunda kalırlar. Çocuklarını büyüttükten sonra kendisine bir iş arayan kadının yeniden devreye sokulması olanağı da çok kısıtlıdır.

Burada özellikle kadının yüksek yaratı gerektiren uğraşı alanları ile ilgisi için “annelik görevi” konusundaki yanlış genellemeye de girmek gerekir. Bu nedenlerle kadınlara en monoton işler, sorumluluk gerektirmeyen ve basit görevler verilir. Bununla beraber birçok ülkede hala aynı işte çalışan kadın ve erkekler için farklı ücret politikaları da izlenmektedir.

Bütün bu kuşatılmışlık ve eğitim olanaksızlıkları içinde kadın toplumsal yaşam içinde ekonomik özgürlüğü ve güvenceyi seçerek, büyük projelerden ya da çok meşakkatli bir yaşantı isteyen sanat arayışı ve felsefi çalışmaları uzaktan izlemek zorunda kalmaktadır. Bu zorlukları aşmayı başaran az sayıdaki kadının başarısı bu nedenle özel olarak taçlandırılmalıdır.

Yaratıcı Düşünce - Hukuk İlişkisi

Dünya nüfusunun yarıdan fazlası kadındır. Bununla birlikte, erkekler günümüzde her ne kadar kadını ilke olarak kendilerine eşit sayıyorlarsa da, kadının henüz bütün haklarını eksiksiz ve gerçek anlamda elde ettiğinden söz edemeyiz. Kadın, toplumsal yaşam içinde halen erkeğe bağımlı ve erkeğin buyruğu altındadır. Ancak, konuya düşünce özgürlüğü ya da yaratıcı düşünce açısından engellenmeme bağlamında baktığımızda, bazı istisnalar dışında hukuksal çerçevenin çok da olumsuz olmadığını görüyoruz. Bu da uzun mücadelelerle gerçekleşen kadın özgürlüğü hareketinin bir başarısıdır. Kadınların hukuk açısından durumu ülkelere ve kültürel çevrelere göre değişmektedir. İlkçağda kadının koca ya da baba vesayeti altında oluşu uzun yüzyıllar boyunca siyasal ve hukuksal olarak da devam etmiştir. Kadınların özellikle siyasal hakları ile ilgili uzun ve çetin bir savaşımdan geçtiklerini ve bu yolda devam etmekte olduklarını görüyoruz. Gelişmiş ülkelerden özellikle de Fransa, İngiltere ve ABD’de başlayan feminist hareketler, öncelikle medeni hakların kazanılmasına yönelmiştir. Burada Türk insanı olarak çok büyük bir şansımızdan, Atatürk’ten bahsetmek gerekir. Türk kadını, ciddi anlamda bir siyasal mücadeleye girmeksizin, 1923 devrimi ile ortaya çıkan gelişmelere paralel olarak, kadın hakları konusunda yüzyıllardır aşılamamış yolları, çok kısa sayılabilecek sürede aşmıştır. Burada özellikle haklardan önce zihniyette değişikliği sağlamak için Atatürk’ün kurtuluş savaşındaki başarısını vurgularken, insan olarak değerinin ve öneminin anlaşılması ile ilgili olarak kadın haklarında yaptığı değerlendirmeleri saygı ile anmak gerekir. Bir konuşmasında;

“Kadınlarımızın her millette olduğu gibi, bizim milletimiz için de ne kadar yüksek ehemmiyeti olduğunu söylemeye lüzum yoktur. Bizim milletimizde kadın, eskiden bu ehemmiyeti, hakikatten en yüksek derecede kazanmıştır. Büyük atalarımız ve onların anaları, tarihin, olayların tanıklığıyla sabittir ki, cidden yüksek faziletler göstermişlerdir. Burada birçok noktalardan sayabileceğimiz o faziletlerin en büyüğü ve en ehemmiyetlisi kıymetli evlatlar yetiştirmeleriydi… Zaman ilerledikçe, ilim geliştikçe medeniyet dev adımlarıyla yürüdükçe hayatın, asrın bugünkü gereklerine göre evlat yetiştirmenin güçlüklerini biliyoruz. Anaların, bugünkü evlatlarına vereceği terbiye eski devirlerdeki gibi basit değildir. Bugünün anaları için gerekli özellikleri taşıyan evlat yetiştirmek, evlatların bugünkü hayat için faal bir uzuv haline koymak, pek çok yüksek özelliği şahıslarında taşımalarına bağlıdır. Bu sebeple kadınlarımız hatta erkeklerden daha çok aydın, daha çok feyizli, daha fazla bilgili olmaya mecburdurlar.”[8]

Geleneksel ve din taassubu altındaki despotik bir idare ve toplum anlayışından, eşit bireyler arasındaki demokratik temelli bir modele yönelme konusunda gösterdiği yaklaşımın önemine bir kez daha dikkati çekmek isterim. Bu gün için çok fazla mücadele edilmeden kazanılmış olan bu hak ve özgürlüklerin, sanki kolayca elden çıkarılabileceği gibi bir atmosferin bazı çevrelerce yaratılmış olması üzücüdür. Biz sadece hukuksal açıdan kazanılmış olan hakların peşinde koşmadan önce ve öncelikle “insan olarak kadının değeri” konusundaki çağdışı yaklaşımlardan kendimizi kurtarmalıyız ki, Atatürk’ün Türk kadınında yakaladığı ışığa ulaşma şansımız olsun.

“Bir toplum, cinsinden yalnız birinin yeni gerekleri edinmesiyle yetinirse o toplum yarıdan fazla kuvvetsizlik içinde kalır. Bir millet ilerlemek ve medenileşmek isterse bilhassa bu noktayı esas olarak kabul etmek mecburiyetindedir.

Bizim toplumumuzun başarı gösterememesinin sebebi kadınlarımıza karşı gösterdiğimiz ilgisizlik ve kusurdan doğmaktadır. İnsanlar dünyaya alınlarında yazılı olduğu kadar yaşamak için gelmişlerdir. Yaşamak demek faaliyet demektir. Bu sebeple bir toplumun bir organı faaliyette bulunurken diğer organı işlemezse o toplum felç olmuştur. Bir toplumun hayatta, çalışması ve muvaffak olması için çalışmanın ve muvaffak olabilmenin bağlı olduğu bütün sebep ve şartları benimsemesi gerekir. Bundan ötürü bizim toplumumuz için ilim ve teknik gerekli ise bunları aynı derecede hem erkek hem de kadınlarımızın edinmeleri lazımdır. Malumdur ki, her safhada olduğu gibi sosyal hayatta dahi iş bölümü vardır. Bu umumi iş bölümü arasında kadınlar kendilerine ait olan vazifeleri yapacakları gibi aynı zamanda sosyal topluluğun refahı, saadeti için gerekli gündelik çalışmaya dahil olacaklardır. Kadının ev vazifeleri en ufak ve ehemmiyetsiz vazifesidir.

… Bugünün gereklerinden biri de kadınlarımızın her hususta yükselmelerini temindir. Bu sebeple kadınlarımız da alim ve teknik bilgi sahibi olacaklar ve erkeklerin geçtikleri bütün tahsil derecelerinden geçeceklerdir. Sonra kadınlar sosyal hayatta erkeklerle beraber yürüyerek birbirinin yardımcısı ve koruyucusu olacaklardır[9].”

Bize on yıl gibi kısa bir sürede sağlanan kadın haklarını elde edebilmek için, diğer ulusların kadınları ve özgür düşünceli erkekleri, yüzyıllar süren direniş ve çaba sarf etmek zorunda kalmışlardır. Bu hakların Türk kadınına tanınması, salt Türk kadınına duyulan bir saygının ifadesi olmayıp aynı zamanda genel olarak kadına duyulan saygının da bir ifadesidir.

İnsanı “düşünen hayvan” olarak tanımladığımızda, cinsiyete dayalı olmayan bir yaklaşımla düşünme alanının insan ile özdeşleştirildiğini görmekteyiz. Yasal plan ele alındığında sistemlerin temel hak göstergeleri olarak anayasalar çerçevesinde özgür ve yaratıcı düşünceye uygun iklimi için çeşitli düzenlemeler yapılmaktadır. Bu anlamda dünya standartlarına uygun bir düzenlemenin Türk Hukuk sistemi içinde de yer aldığını görmekteyiz. 1982 Anayasa sistemi, uluslararası belgeler çerçevesinde oluşturulan sözleşmelere katılımın yanında, kendi düzenlemesi ile de konuya ilişkin standartları ortaya koymuştur. 24.madde “Herkes, vicdan, din, inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir” derken 25.maddesi ile “Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz, düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz” düşünce özgürlüğünü güvenceye bağlamıştır. Bu temel özgürlük alanı için sınırı, sadece genel sınırlayıcı düzenlemeyi gösteren 13.madde oluşturmaktadır. Bu çerçevede oluşturulan yaratıcı düşüncenin en temel kriteri olan düşünce özgürlüğü cinsiyetle ilgili hiç bir çağrışım yapmamaktadır.

Bütün bu hukuksal değerlendirmeler göz önüne alındığında, insanın tanımlayıcı özelliği olan “düşünme” açısından hukukun cinsiyetçi bir tavır almadığı söylenebilir. Yani en temel noktada bir eşitlik sağlanmış görülüyor. Peki o zaman neden kadın haklarının toplumsal yaşam içerisinde özellikle de hukuk sistemi tarafından zora sokulduğu üzerinde durulmaktadır? Bunun birçok nedeni bulunmaktadır. Ama en temel sebep “iktidar” konusu olarak görülmektedir. İktidarda toplumsal yaşamı düzenleyen normlar tarafından çerçeve içine alınmaktadır. Hukukun yukarıda saydığımız ilkeler aracılığı ile sağlamış olduğu eşitliğin gerçek anlamda uygulanabilmesi için bu salt biçimci eşitlik anlayışının, hukukun idesi olan adalet açısından sağlanacak eşitlik içinde tamamlanması gerekir[10]. Düzenin biçimciliği gereği sağlayacağı eşitliğin yeterli olmayacağı, ayrıca adaletli bir düzenin niteliği olan genel bir eşitliğin, bir toplum içinde yaşayan tüm bireyleri kapsamına alan bir eşitliğin gerekliliği açıkça ortaya çıkarmaktadır. Üstelik genel de olsa, biçimciliğin sağladığı eşitlik salt bir eşitlik, aritmetik eşitliktir. Böyle bir genel eşitlik her konuda, insanlar arası ilişkilerin her türlüsünde gözetilecek olursa, sonunda bizzat düzenin ortadan kalkması anlamına gelir. Bu nedenle, daha somut herhangi bir bakımdan bireylerin ve ilişkilerin eşitlenmesi, ancak eşit olan ilişki ve durumların eşit işleme tabi tutulması zorunludur[11].

Hukuk düzeni toplumsal bir gerçekliğin içinde, bir toplum içinde varlık kazanır. Hukuk düzeni sınırsız olduğunda, insanların varlığını tehdit eden serbest toplumsal güçler karşısında koruyucu sosyal devlet düşüncesini gerçekleştirecek nitelikte bulunmalıdır. Yanı sıra sosyal adalet gereği, bir toplumda yaşayan bireylerin ya da gurup ve her hangi bir temelden ayrıma uğrayanların, ekonomik ve kültürel bakımdan ezilmelerini önleyen, bununla savaşan bir devlet düşüncesini dile getirmelidir. Sosyal anlamda hukuk, toplumsal açıdan güçlü-güçsüz, ezilen-ezen öğelerini ayrı ayrı ele almalıdır. Sadece kişileri değil, bir statü taşıyan herkesi kendi bağlamı içinde kavramalıdır. Bunu somutlaştırdığımızda bireyin varlığını koruyabilmesi için kendi gücü ile başaramayacağı konular için, hem hukuk düzeni adına hem de sosyal adalet gereği yapılması gerekenleri bir düzenlemeye bağlamalıdır. Konumuzla ilgisi açısından sosyal planda gerçekleşmeyen eşitlik gereğini sağlayacak çeşitli sosyal imkanların ve varsa hukuksal engellerin kaldırılması da devletin kendi niteliklerini tanımlarken kullandığı sosyal, demokratik, laik ve hukuk devleti ilkeleri çerçevesinde ele alınmalıdır.

Kadın ve Yaratıcı Düşünce

Kadın efsanesi;
Dalila ve Judith, Aspasia ve Lukretia,
Pandora ve Athena;
hem Havva hem Bakire Meryem; hem tanrıça hem hizmetçi, 
hayatın kaynağı, karanlıkların gücü, gerçeğin temel sessizliğidir.
Yapmacıktır, geveze ve yalancıdır, hem şifa verici hem büyücüdür, 
erkeğin kurbanıdır, yıkımıdır, erkeğin olamadığı ve olmak
 istemediği her şeydir, hem felaketi, hem yaşama nedenidir.

Simone de Beauvoir, Kadınlığımın Hikayesi.



Kadının varlığını ve değerini salt annelik duygusuna bağlayıp, bunun dışında bir varlık olarak değerinin en azından küçümsenmesi, temelde “özgüven” den kaynaklanan yaratıcı düşüncenin ortaya çıkması için en olumsuz ortamı yaratmaktadır. Annelik yapan kişinin tek bir etkinlikle belirlenmesi sonucunda, insan olarak kendi yapısının bütünlüğüne yabancılaşması olgusuyla karşılaşmaktayız. Soruna sadece nicelik yönünden bakmak, yani salt kadın ve erkek biçiminde kavramak sınırlı bir yaklaşım olacaktır. Nicelik açısından yaklaşmak, yani yaşam içinde tek tek kişilerin yapıp ettiklerine bakmayı gerektirir ki bunun en uygun yol olduğu açıktır. Kadın ve erkek arasında ortak yaşam işleri için harcanan zaman ile çabanın miktarı bakımından sağlanabilecek eşitlenmiş ama nitelikten yoksun bir dengelemenin, tek tek kişilerin felsefe dünyası ile ilgili ve kadının bu dünyada hak ettiği yeri alması bakımından kurulacak denge için hiç bir anlam taşımaması olanağı da vardır.

Annelik olgusunun gerçekleştiği gençlik dönemi, her iki ebeveynin de o güne kadar kişi olarak ve birer anne-baba adayı olarak nasıl yetiştikleri konusuna da eğilmeyi gerektirir. Özellikle çocuğun ilk yaşlarında daha fazla görev ve sorumluluk sahibi olan annenin, önceden hem annelik ve hem de yaratıcı ve üretici olacağı işi konusunda bilgisel birikime ve belli bir donanıma sahipse, bu durum onun ilk iki-üç yıldaki ağırlıklı annelik görevinin yanında işini de belirli düzeylerde dengeleyerek sürdürmesini sağlayacaktır. Bu denge, geçici olarak kurulması gereken bir genellemenin bir yaşam boyunca sürdürülmesi anlamına gelmemelidir. Böyle bir genelleme, çocuksuz evlilikler ya da kadının da dış dünyada bir işi ve görevi üstlendiği durumlarda bile “kadın ve ev içi iş” ve “ erkek ve dünya işi” eşlemelerine uygun olarak üretilmiş “cinsiyetle ilgili rol kalıpları” halinde yaygınlığını ve geçerliliğini sürdürebilmektedir. Aynen bu eşlemenin diğer gerçek nedenlerinden biri olarak, erkeğin beden yapısı ve güçlü kasları nedeniyle dış dünyada doğa ile mücadeleyi gerektiren işlerde yoğunlaşma zorunluluğunun artık geçerli olmadığı yerlerde ve tarihsel dönemlerde de hala kör bir koşullu genelleme halinde yaygınlığını sürdürebilmesinde olduğu gibi.

Kendi yaşamları ve yaşamın kendilerine kattığı anlam açısından değil de, geleneklerden gelen kolaycılıkla, alışılmış olanı sürdürme konusundaki pasif tutumla -ki çoğu zaman geleneksel olanın yaşam açısından ortaya çıkarttığı sorunların farkında olmakla birlikte- evliliğin başlangıcında kurulmuş olan bu dengenin değiştirilme zahmetine girilmeden sürdürüldüğünü görmekteyiz. Alışkanlıkların zaman ve enerji tasarrufu sağlayarak yaşamı kolaylaştırdığı bir gerçektir. Alışkanlıkla yapılan işleri, özel bir dikkat sarf etmeksizin daha kolayca yaparız. Aslında alışkanlıkla bir şeyi yapmayı en kullanışlı kılan şey ise, işi yaparken harcadığımızdan daha az dikkati başka şeylere yöneltebilmemizdir. Bizim için fazladan bir özgürlük alanı kalmaktadır[12]. Ancak, alışkanlıklar dolayısıyla kazanılmış olan zaman ve enerji, yeni bütünlükler oluşturmaya değil de, kolaycılığa ya da tutuculuğa olan bağımlılıkla, yeniden alışkanlıkların sınırları içinde kapatılırsa kısır bir döngü oluşur. Yaşama sadece alışılmış olanlar düzeyinde, böyle olunca da yaratıcı bilinçli çabaları en aza indirerek sürdürme alışkanlığı. Böyle bir kısır döngü içine girmek ise, insanın hem kişi olarak insanlık dünyasındaki yerini ve kimliğini kurma olanağını kapayacak, hem de belirlenmiş kalıpların gölgeleri halinde yaşamaya sürükleyecektir.

Böyle bir yaşamdan ise ne kişiliğin oluşturulması, ne de yüksek enerji gerektiren yaratıcı faaliyetlerde bulunma olanağı ve etik açıdan insanın olgunlaşması mümkün olacaktır.

Kadın sanatı, kadın felsefesi ya da kadın bilimi gibi sahte ayrımların insanlık bütünü için ne anlama geldiğini de sorgulamak gerekir. Burada aslında yapılan ayrım insan-kadın ayrımıdır ki bunun anlamsızlığını ve değersizliğini tartışmıyorum bile. İnsanlığın ortaklaşa mirasında ortaya çıkan payda kadının hissesine düşenin azlığı, işte tam da tartıştığımız ayrımın kökeninde yatmaktadır ve kadının geri bırakılmışlığının en açık göstergesidir. Yüksek düşünsel çabalar için, yaratıcılıkta cinsiyet sadece özel bir bakış açısı olarak renk katabilir. Yoksa bu faaliyetin yapılabilmesi için ön şart değildir. Ancak, bu tür çalışma alanları özel bir çaba ve kendini geliştirmeyi gerektirir. Derin anlamda sanatçılık herkesin baktığından başka bir açıdan bakmak, yani “iç zenginliği”dir. Felsefe ve bilim ise insanlık tarihi boyunca yaratılmış olanların, yani bu konulara ilişkin kültürün iyi bir biçimde bilinmesi, global olarak kavranması noktasından başlatılır. Her iki çalışma alanı içinde özel ve derinlemesine bakış yaratıcılığı ancak bu aşamadan sonra ortaya çıkaracaktır.

Kendini geliştirme ve tanıma hakkı bütün insanlığın en vazgeçilmez, hatta yaşama hakkından bile önemli bir hakkıdır. Kendi varlığını araştırmayan insan, sonsuz derinliklerde yuvarlanan bir kum tanesi gibidir. Onu farklı kılan ancak derinlemesine içsel bakışı, günlük yaşamın koşuşturması içinde kendisinin ne’liğine ilişkin ve evren içindeki yerini sorgulaması ile olanaklıdır. Bunu sormayan eksik insandır ve bu sorular herhangi bir cinsiyet çağrışımı da yapmıyor. İnsan olmanın belirleyicisi olarak gözüküyor. İnsanların kendileri için biçilmiş kalıplar içinde yaşamaya mahkum robotlar olmaması, sevgi, saygı, güven, dürüstlük, adillik, özgürlük gibi etik değerlerin gerçekleşmesinde, gerek kişinin kendisiyle, gerekse diğer insanlarla olan ilişkilerinde sorumluluk ve bilinçle davranması gerekir. Kadının insanlığın yaratıcı faaliyetlerinde sahip olduğu payın azlığı, işte aslında denge olarak ileri sürülen bu kalıpların aslında tam bir dengesizlik olduğunun göstergesidir. Kadına vurulmuş olan prangalar aynı noktadan başlayan yarış için, hadi koş denildiğinde ona engel olmaktadır.

Tarih bize büyük dahilerin çıkmasının ne derece güç ve insanlık tarihi içinde az sayılabilecek nitelikte olduğunu göstermektedir. Günümüzdeki birçok fütürist çalışma yirmi birinci yüzyılın aynı zamanda bir kadın yüzyılı olacağını göstermektedir. Ben bunu, dengenin erkekler aleyhine bozulması olarak değil, kadının kendine bilinçlenmesi olarak anlıyorum. Ancak, son yüzyıl içinde eşit eğitim koşullarına kavuştuğundan söz edebileceğimiz kadın, kendini göstermek için fırsatı belki önümüzdeki zamanlar içinde yakalayabilir. Zanaatkar olma ile sanatçı olma arasındaki fark, öğretici olma ile öğretilen nesneyi yaratma arasındaki fark, ancak yüksek olana ulaşmak için bir yol olabilir. İyi bir sanatçı aynı zamanda yaptığı işin zanaatkarı da olmalıdır. İyi bir üreticinin yaptığı işi en iyi biçimde öğrenmesinin gerektiği gibi.

Özgürlük, insanın yaşamını sürdürmek için içgüdüsünün belirlediğinin dışında bir yol bilmeyen hayvan durumundan kurtulmasıdır. Amacına ulaşmanın değişik yollarını bilip, bunların arasında kendisi için en uygun olanı seçebilen insan, bu seçimi yapmada ve onu uygulamada gösterdiği başarı ölçüsünde özgürdür. 2500 yıl önce Aristoteles de özgürlüğün bilgi yoluyla elde edilebileceğini görmüştür. Aristoteles insanın nedensellik yasalarını tanıdığı oranda özgürleşeceğini saptamıştır. Demek ki insan bilgisi arttığı ölçüde özgürleşecek, özgürleştikçe de insanlaşma sürecinin basamaklarını birer birer tırmanarak daha yüksek bir insanlık düzeyine ulaşacaktır. Böylece de insan, özgürlüğünü de insanlığını da, bilgisine dayanarak, kendisi yaratmaktadır. Düşünme bir zihinsel süreç, düşüncede onun ürünüdür ve dil tarafından taşınır. Düşünme kendiliğinden gerçekleşen spontan bir süreç olmayıp emek ister. Deney, sezgi ve duygu dünyamızla beslenir.

Toplumdaki genel gelişim sürecinin özellikle haklar konusunda kadın erkek arasında tam bir eşitliğin kurulması yönünde ise de, ilkelerde kalan bu eşitliğin gerçek olabilmesi için yapılacak daha çok şey vardır. Toplumsal yaşamın temeli olan aile içinde kadına yüklenen sorumlulukların daha uzun yıllar devam edeceği açıktır. Buna yeni teknolojik olanaklarla kolaylaşan ev içi işler ve doğum kontrolüne ilişkin gelişmelerin olumlu katkılarına rağmen, kadınlar erkekler tarafından ve erkekler için kurulmuş iş dünyasına adapte olmakta pek çok güçlükler yaşamaktadır. Kadın bir seçim yapmaya zorlanmakta salt bir profesyonel olarak aile yaşantısını ya ihmal edecek, ya da ailesi için yaşayarak kendini feda edecek. Bu acımasız bir seçim zorlamasıdır. Ve her iki alan için de kadından hayatının yarısına razı olması beklenmektedir. Kıstırılmış kadın ancak son iki yüzyıldır kendisini yazmakta, kendisini anlatmaktadır. Gerek sanat, gerek bilim, gerekse felsefe alanında bunca sıkışmışlığa rağmen bir şeyler yapabilen kadınlar, bence insanlık düşüncesinin ışıltılı başarısının en açık işaretidir. Bugün için fütüristler, özellikle 21.yüzyıl tanımlamalarında en temel kriterlerden birisi olarak kadın yüzyılı değerlendirmesini ileri sürmekteler. Oysa insanlık için yeni bir cinsiyetçi yüzyıl yaşanmasından çok, insanın kendisine yönelik özel bir bakışı yakaladığı bir olgunluk yüzyılını beklemek, daha büyük bir önem taşımalı. Aslında bundan da önce istenmesi gereken şey, insanların kendilerini bulma ve kendilerini bilme konusundaki en temel sorulara hiç bir cinsiyetçi iz taşımayan insan figürü çerçevesinden bakabildikleri bir zamanın gelmesidir.

Ve son bir söz; “Yaratıcı düşüncenin asıl işlevi bize asıl aramakta olduğumuz şeyi hatırlatmasıdır.”


Yaşamı kaybetmekten daha acı bir şey vardır;

yaşamın anlamını kaybetmek

B.Toprak.



[*] Yazı daha önce Yasemin Işıktaç, "Yaratıcı Düşüncenin Cinsiyeti Var Mıdır?", Cumhuriyetin 75. Yıl Armağanı, İstanbul, İstanbul Üniversitesi Yayını, 1999, s.317-332 künyesiyle yayınlanmış olup yazarından alınan izinle blog'da yayınlanmaktadır.


[2] Platon, s 72 vd.

[3] Cücenoğlu, s 392 vd.

[4] Boorsin, s 618 vd.

[5] Cücenoğlu, s 390.

[6] Cücenoğlu, s 394.

[7] Yetişken, s 108 vd.

[8] Atatürk, s 151 vd.

[9] Atatürk, s. 85, 86.

[10] Aral, s 222 vd.

[11] Aral, s 223 vd.

[12] Erikson, s 7 vd.


Ek Kitaplar :

Cordelia Fine, Toplumsal Cinsiyet Yanılsaması, İstanbul, Sel Yayıncılık, 2011

Der: Zeynep Direk, Cinsiyetli Olmak (Sosyal Bilimlere Feminist Bakışlar), İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 2007.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder