1 Mayıs 2015 Cuma

Anneliğin Uzun ve Dolambaçlı Yolu - Mehveş Görkem Göçmen

                       

ANNELİĞİN UZUN VE DOLAMBAÇLI YOLU*



Mehveş Görkem Göçmen***


                                                                                                  “Bunları neden yazmam gerektiğini
                                                                                                    bilmiyorum. Bilmek istemiyorum.
                                                                                                    Bilebilecek gibi hissetmiyorum kendimi.” 
                                                                                                    -Charlotte Perkins Gilman

                                                                                                  “Hayatım boyunca feminizmin tam olarak
                                                                                                    ne olduğunu çözemedim. Tek bildiğim
                                                                                                    beni bir paspastan ayıran düşünceler ifade
                                                                                                    ettiğimde bana feminist demeleri.”
                                                                                                   -Rebecca West
                                                                                           
                                                                                                  “Ses telleri olan herkesin opera sanatçısı olma
                                                                                                   zorunluluğu olmadığı gibi her kadın da anne
                                                                                                   olmak zorunda değil.” 
-Gloria Steinem
                       
                                                                                    




Biz neredeyse farkına dahi varmadan annelik algımızda bir devrim gerçekleşti. Bu devrim hakkında tartışma yapılmadı, ses çıkmadı. Aslında bu devrimin hedefi büyük önem taşıyor zira anneliğin kadının ‘kaderinin’ merkezine yeniden yerleştirilmesi söz konusu.1


Annelik, feminist teorinin bir parçası olmasına rağmen üzerinde tartışmaların nispeten az olduğu bir konu. Kadınlar, 18. yüzyıl ile birlikte eşitsiz konumlarını sorgulamaya ve eşit haklar talep etmeye başlamıştı fakat bu yıllarda henüz temel haklara (örneğin medeni ve siyasi haklara) dahi sahip olamadıkları için kadına biçilen temel rol olarak annelik uzun yıllar doğal konumunu sürdürmeye devam etti ve sorgulamalara kapalı kaldı. Özellikle 20. yüzyıla adım atılmasıyla düşünce radikalleşmeye başladı. Bunun sonucunda feministler çalışma alanını genişletti. Bu yüzyılın son çeyreği, kadınları farklılıklarıyla özgür kılmak için uğraşmaya başladı. Artık erkeklerle eşit hakları edinmek temel talep değildi; cinsel farklılıklar tartışılıyordu. 1970’li yıllara kadar çocuk doğurmak özellikle evliliğin doğal sonucu olarak kabul görmüşken artık evlilik, annelik, doğum kontrolü, kürtaj gibi konular tartışmaya açılmıştı. Hemen hemen aynı dönemde nüveleri beliren post-modern anlayış toplumsal cinsiyetçiliğin irdelenmesine ve geleneksel tüm kurumların feminist analize açık hale gelmesine kapı aralamıştı. Feminist eleştirilerin odağına radikal feministler erkek-egemen sistemi, sosyalist feministler kapitalizmi, liberal feministler ise kadının kendini gerçekleştirmesinin ve kendine olan egemenliğinin inkâr edilmesini koyuyordu.2

Konumuz dahilinde hukuk, şu veya bu şekilde sürekli olarak iktidarların tahakküm aracı olarak kullanılmıştır. Bu kurumun eril uzlaşma olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Dolayısıyla hukuk, pek çok açıdan toplumsal cinsiyeti sürdürmesi ve yeniden üretmesi yüzünden 18. yüzyıldan beri feminist eleştirilerin odağında olmuştur.

Toplumsal cinsiyet örüntüleri ve bunlara karşılık düşen davranışlar3 (kimlik, beden ve cinsellikle birlikte) iktidar ilişkilerinin farklı düzeylerde, bireyleri kendi normlarına uygun surette üretmek, yeniden üretmek ve normalleştirmek için kullandığı araçlardan bir diğeri olduğu için hukukla toplumsal cinsiyetin birleşme noktasını iktidar oluşturur. Modern iktidarların meşruiyetini sağlayan ve sürdürülebilirliğe katkıda bulunan başlıca enstrüman hukuk, baskıcı zihniyeti yansıtan çeşitli düzenlemeleri içerir. Kadının biricik(!) toplumsal cinsiyet rolü olan annelik tam da bu noktada hukuk dünyasına adım atmakta ve ismini altın harflerle yazdırmaktadır. Dişil ve eril beden yapılarının yalnızca varoluşlarına dayanarak, hangi cinsiyetin birey tarafından seçileceğini ve bireyin cinsel yönelimlerini göz ardı eden toplumsal cinsiyet, dişil bedene kadınlığı seçsin veya seçmesin annelik rolünü yüklemektedir. Bu kapalı mentalite ile kadını sadece aile içine/özel alana mahfuz olarak konumlandırmaktadır. 

İktidarın kolayca şekillendirebileceği bir alan olarak dil (ve söylemler) de toplumsal cinsiyet rollerinden nasibini almıştır. Bunun açık yansımasını görmek için Türk Dil Kurumu’nun Türkçe Sözlüğü’ndeki kadın tanımına bakmak yeterlidir. Sözlüğe göre kadın : "1. Erişkin dişi insan, hatun, hatun kişi, zen 2. sf. Analık veya ev yönetimi bakımından gereken erdemleri, becerileri olan. 3. mec. Hizmetçi bayan 4. esk. Bayan."4 anlamlarını taşır. Tanımlardan da anlaşılacağı üzere dişil bedenin doğurabilme özelliğine sahip olması biyolojik olmanın ötesinde algılanmakta ve bu algı zerk edilmektedir.  Oysa antropolog Margaret Mead’in yaptığı araştırmalar göstermektedir ki, erkeklik ve kadınlık gibi toplumsal cinsiyet rolleri ve bunların getirdiği farklılaşmış biçimler tamamen biyolojik değildir ve bunlar kültürlere göre değişebilen ve evrenselliği olmayan, öğretme/öğrenme pratiğine dayalı süreçlerdir.5

Adrienne Rich annelik üzerine düşüncelerini belirttiği kitabında6 anneliği kurum ve deneyim olarak iki başlık altında ele alır. Kurum olarak annelik eril kültürün oluşturduğu türdür. Bu annelik türünde çocuk bakımı tamamen annenin görevi haline getirilerek kadınlar sistematik eşitsizliğe maruz bırakılır. Anneliğin kadınlığa içkin ve her kadının doğal olarak anne olduğu, annenin çocuğa verebileceği duygunun saf sevgi olduğu iddiası mevcuttur. Üstelik anneliği tercih etmiş bir birey olarak kadın, annelik rolünü halihazırda konulmuş bulunan kurallara uygun icra etmek zorundadır. Çocuk kitapları, tavsiye konuşmaları, baba(lık) kuralları vb. ile egemen kültürün istediği çocukları yetiştirmeye programlanır. Oysa tüm bunlar kadının kendi benliğini yok eder. Rich’in bahsettiği şey toplumsal olarak kadınlık ve erkeklik rollerinin dayatılmasıdır. Bu dayatma bireye özgür seçim yapma hakkı vermediğinden herkesi aynı kalıba sıkıştırmak ister.

Bu noktada bir parantez açıp Nancy J. Chodorow’un ifadelerini hatırlamakta fayda var. Chodorow,  Anneliğin Yeniden Üretimi: Toplumsal Cinsiyetin Sosyolojisi ve Psikanalizi isimli kitabında7 anneliğin biyolojik olarak değil, toplumsal olarak belirlenen bir rol olduğunu açıklar. Kadınların anneliklerini icra ederken sadece annelik kapasitesine sahip olmakla kalmayıp annelik yapma arzusuna da sahip kadınlar yetiştirdiğini iddia eder. Ona göre anneliğin yeniden üretimi, toplumsal olarak yapılanmış psikolojik süreçte gerçekleşir. Bu kuram, annelik rolü aracılığıyla toplumsal olarak yapılandığını savladığı kadın-erkek farklılığının (toplumsal cinsiyetin), söz konusu rolün (anneliğin) iki cinsiyete yayılması suretiyle dönüştürülebileceğini öne sürerek feminist politikaya katkıda bulunmuştur. Kanaatimce Chodorow’un görüşleri, anneliği klasik ‘içgüdü’ ile açıklamak yerine kapasite ve ihtiyaçlar üzerine yoğunlaşarak irdelemek açısından da önemlidir.

Deneyim olarak annelik ise kurum olarak annelikten apayrı ve yalnızca anne-çocuk odaklı bir ilişkidir. Burada dayatmalar ve olması gerekenler yoktur.  Bu annelik tanımının egemen kültürden uzak ve özgün olarak her kadının yaşantısıyla ilintili olduğunu ve her bir deneyimin bağımsız,  öznel annelikler olduğunu söylemek mümkün.  Kadın birey olarak özgür iradesi ile rol tercih edebilir ve bu rolüyle kendi anneliğini yaşar.

Annelik üzerine düşüncelere Betty Friedan ile devam edebiliriz. Friedan Feminine Mystique  başlıklı kitabında8 kadının eş, anne ve ev hanımı olarak konumlandırılmasının akıllı ve sağlıklı bir kadın için yetersiz olduğunu savunur.  Bu tarz bir yaklaşım yazara göre Nasyonal Sosyalist Almanya’da geçerli olan “Kinder, Kirche, Küche  (Çocuk, Kilise, Mutfak)” sloganı gibi yanlış ve modası geçmiş bir yaklaşımı temsil etmektedir.  Freidan’a göre kadın için kendini bulmanın tek yolu kendisine yaratıcı gelen bir iş yapmak ve geleneksel kadın görünümünü reddetmektir. Günümüzde de geçerliliğini sürdüren geleneksel görüş kadını sadece kocasına eş ve çocuğuna anne olarak tanımlamaktan geri durmamakta ve kadına birey olma hürriyeti tanımamaktadır. Oysa bu dar kalıplar kadınları kısıtlamaktan ve bağımsızlığına ket vurmaktan öte bir işleve sahip değildir.
Hukuk ve hukukun annelikle ilişkisine dönecek olursak, feminist hukuk teorisinde üreme kapasitesi dışında annelik odaklı ilk çalışma Martha Albertson Fineman tarafından yapılmıştır.9 The Neutered Mother  adlı eserinde geleneksel annelik rollerinin hukuki görünümlerine dikkat çekerek, toplumsal annelik anlayışlarının klasik aile tanımından kaynaklandığını ortaya koymaktadır.10  Fineman’a göre kadın hem toplumsal hem hukuksal anlamda annelik üzerinden tanımlanmaktadır. Fineman, klasik anlamda aile algısını yıkmak için aile hukuku alanında reform önermektedir.  (Aktaran: İ. Çağlar, age. syf.916)

Köken itibariyle doğurucu özde beliren anneliğin hukuki boyutu günümüz pozitif hukuk metinlerine dolaylı olarak yansıtılmaktadır. Bu da annelik rolünün liberal devlet anlayışı sayesinde sadece kamusal alana yansımasının düzenlendiği anlamını taşır. Zira bu roller esasen özel alan konusu olarak kabul edilmektedir.(Çağlar, age. syf.917).

Türkiye’de, verilen uzun mücadeleler sonucunda eşitsiz konumları sağlamlaştırmaya yarayan Türk Medeni Kanunu, İş Kanunu, Türk Ceza Kanunu gibi kanunlarda eşitsiz konumları değiştiren müspet değişimler gerçekleşmiş “Eğer ben mücadele edersem günün birinde kazanan bir kadın olacaktır.” diyen Michelle Vinson haklı çıkmıştır. Ancak yukarıda bahsedilen feminist düşünürlerin -ve bahsedilemeyen onlarca düşünürün- ifade ettiği  ‘toplumsal cinsiyet belası’** ne yazık ki uygulamada kendini devam ettirmektedir. 

Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı’nın Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’na dönüştürülmesi, kadını ailenin bir ferdi olarak algılayan görüşe sadece çok basit bir örnek teşkil etmektedir ve örnekler ne yazık ki bununla sınırlı değildir (Kadın, liberal feministlerin de belirttiği gibi yüzyıllarca kiminin kızı, kiminin karısı, kiminin annesiydi; nadiren başlı başına bir bireydi).

Tecavüz, taciz, şiddet, cinayet için çözüm getiremeyen yaklaşımlar ve yasalar şöyle dursun pozitif hukuktan dahi uzaklaşılarak verilen ilk derece ve yüksek yargı organlarının kararlarıyla görmekteyiz ki, yargı henüz oluşturduğu normları bile uygulamaya dökmeyi başaramamaktadır.

'Aile' kavramı toplumun temeli olduğu bir kurucu metinde yer almaktadır. (AY m. 41) Kavramın tanımı yapılmamış olsa da bahsedilen zorunlu heteroseksüelliğe bağlı evlilikle oluşan, cinsiyet bazlı iş bölümü içeren ailedir. Bu tanımla ailenin çok çeşitli şekillerde temellenebileceği, bireylerin aile tanımının farklılaşabileceği göz ardı edilmekte ve yalnızca belli bir standarda uyan aile bireylerinin hakları korunmaktadır.

Sıklıkla cinsiyetçi söylemlerin bir yenisini duymak da mümkün. Örneğin, 90’ların Fransa’sında “Annelik iştir hatta işten daha değerlidir” ifadesinin 2015 Türkiye’sinde devam ettiğinin göstergesi olarak anneliğin bir meslek olarak görülmesi ve kadının kariyerinin annelik olması gerektiği şeklinde söylemler mevcuttur. Feminizm ve annelik arasında çelişki olduğu düşüncesi çoğu zaman insanlara empoze edilmektedir.

Cinselliğin tabu olarak lanse edilmesinden olsa gerek cinsel sağlık ve sağlıklı gebelik için temel eğitim ve hizmetler verilmemekte üstüne kürtaj yasağı, doğum kontrol ‘ihaneti’ ve çocuk sayısı tartışmalarıyla uğraşılmaktadır. Devlet, kadınların doğuracağı çocuk sayısıyla, doğurduğu çocuklara nasıl bakması gerektiğiyle ilgilenmesi ve bunları düzenlemesi gereken bir varlık değildir. Hatta bu durum o kadar ileri gitmektedir ki doğum yöntemi konusunda dahi kadına kendi tercihi dışında doğum yöntemi dayatılmaktadır.

Çocuk yaşta zorla evlendirilmelerin görmezden gelinmesi ya da yeterince üzerine düşülmemesi ayrı bir problem oluşturmaktadır. Evlilik için sürekli olarak teşvik fonlarının oluşturulması (evlenen öğrencilerin kredi borçlarını silme kampanyası gibi) da bu örtbası destekler niteliktedir.

Kürtaj, insan hakları üzerinden tartışılması gereken bir mesele olup evli veya değil kadın için pratikte epey müşkül durumlar yaratmaktadır. Nüfus Planlaması Kanunu’nun 5.ve 6.maddeleri bu bağlamda eleştirilmektedir. Fikrimce kürtaj her ne kadar iki tarafın uzlaşıyla vermesi gereken bir karar olsa da son söz yine kadının olmalıdır. Kadının izin almak yerine birlikte fikir yürütebileceği ve rasyonel karar alabileceği partnerlere ihtiyacı vardır.

Medeni Kanun bahsettiğimiz üzere olumlu anlamda değişiklikler getirse de (örneğin çocuk bakım yükümlülüğünün anne ve babaya ortak şekilde paylaştırılması) aynı kanunda kadının eve baktığının dile getirilmesi, belli rolleri dayatmakla eleştirilmektedir. Kişi, ister aile içinde ister başka bir sosyal alanda olsun rollerini özgürce seçebilmelidir. Bunun için yasa hükmüne gerek yoktur. Medeni kanundan devam edersek evlenen kadının, kocasının soyadını alması zorunluluğu Anayasa Mahkemesi ve hatta AİHM (Ünal Tekeli v. Türkiye) tarafından eşitlik ilkesine aykırı bulunmuşken, kanun üzerinde değişiklik yapılmamış olması pratikte zorluk oluşmaktadır.

Türk Ceza Kanunu’nda aileye olan yükümlülüklerini yerine getirmeyen kişiye yaptırım uygulanması hükmü hem kadının hem erkeğin aile hayatına müdahale oluşturur cinstendir. Devletin, örneğin aile içi şiddet, tecavüz ve kadın/çocuk cinayeti faillerinin cezalandırması ve bu gibi suçların neden böylesi arttığını incelemesi yerine sanki her bireyin aile yükümlülüğüne devlet karar verirmiş gibi bir düzenleme yapması bir hayli ilgi çekicidir. 

Çalışma hayatında, birtakım çalışma alanları ve meslekler bakımından kadının anatomik yapısıyla alakalı (ay hali uygulaması adlandırmasıyla ) yönetmelikler çıkarılması kadınları o meslekten dışlayıcı nitelikte olabilmektedir. Üstelik bunların yönetmeliklerle düzenlenmemesi gerekir. Yine doğum izni, süt izni, ebeveynlik izni konularında verilen süreler ve yapılan düzenlemeler WHO standartlarını göz ardı eden niteliktedir. İş yerinde cinsiyet dolayısıyla uygulanan tacizlere de görünen o ki kadınlar daha fazla maruz kalmaktadır.

Temel hak ve hürriyetlere ilişkin uluslararası anlaşmaların kanunla çatışması halinde anlaşma hükümlerinin esas alınacağını belirten AY 90/5 hükmü, CEDAW ve İstanbul Sözleşmesi başta olmak üzere Türkiye’nin taraf olduğu sözleşmeleri hatırlatmaktadır. Bu gibi ulusalüstü insan hakları hukukuna dahil metinlerin uygulanması keyfiyete tabi olmamalıdır. Zira bahsedilen her iki sözleşme de kadın hakları bakımından çok önemli maddeler içermektedir.

Yukarıda bahsettiğimiz bu örnekler yüzyıllardır kadınlara karşı ileri sürülen onların irade, muhakeme ve özgür seçimler yapma kapasitelerindeki yetersizliklerinden ötürü tam bir birey olamayacakları şeklindeki yegane iddianın bir tezahürüdür. Bu iddia kadınların erkeklerle kıyaslandığında kişiliklerinin kusurlu olduğu ve bu yüzden erkeklerle aynı haklara ve özgürlüklere sahip olamayacaklarını ileri sürer. Oysa tüm bunlar kadınların baskılanması, dışlanması ve tam da Emma Goldman’ın karşı çıktığı şekilde çenelerini kapamaya zorlanması anlamına gelmektedir.

Toplumsal var oluşun temel amacı bireyin ancak tamamen özgür ve özerk olması durumunda başarabileceği kendini gerçekleştirmedir. Belirli grupların veya kişilerin özerklikleri üzerindeki sınırlamalar yalnız onların özgürlüklerini doğrudan kısıtlamaz, bunlar aynı zamanda sosyal etkileşimi ve muhtemel tercihleri kısıtlayacağından dolayı diğerlerinin de tüm özgürlüklerini sınırlar. Yapılması gereken yasaları sözde eşitlik algısıyla süsleyerek göz boyamak değildir. Yasa her bireye zaten eşit mesafede olmak ve tarafsız durmak zorundadır. Adım atılması gereken yerler öncelikle karşılıklı roller konusunda çiftler arasındaki görüşmeler ve kendileri için varolan bütün seçeneklerden tam anlamıyla haberdar olabilmeleri açısından genç kız ve erkeklerin eğitimidir. Bu eğitim sayesinde kadınların toplum hayatına bütünüyle katılabilmeleri için önlerinde duran engeller kaldırılır ve her kadına fırsat sunulur;  kadın önündeki rollerden istediklerini tercih eder.

Bugün toplumun geneline zerk edilmeye çalışılan aile ve annelik kurumları iktidarın tahakküm kalıplarından biri olan ‘aile ideolojisi’nin ürünüdür.11 Aile ideolojisi ideal aile olgusu yaratarak bireyleri bu kalıba sıkıştırmak ister. Oysa ideal aile yoktur. Aileler açık seçik değildir, tek bir aile tanımı yapabilmek mümkün değildir zira bunlar çok karmaşık ve akışkan sosyal gruplardır. Nasıl ki bir dönemi tek bir bireyle özdeşleştirmek gülünçse tek bir aile türü olduğunu söylemek de o derece gülünç olur. Kanaatimce bu noktada feminizmin görevi ataerkil baskıların yerine aynı ölçüde sınırlayıcı bir dizi radikal feminist zorlamayı getirerek kadınlara tercihlerini değiştirmek değil onların tercihlerini karşılayacak seçenek ve fırsatlar sunmaktır. Aile ideolojisinin dar kalıplarını yıkmak aile olgusunu ortadan kaldırmak olmadığı gibi toplumdaki annelik algısının farklılaşabileceğini söylemek anneliğe ket vurmak anlamına gelmez. Dayatmacı tüm algıların değişmesi ile eşitlikçi ve spesifik aile algısı kurulabilir.

Son sözleri,  Helene Cixous’ya bırakarak yazıyı tamamlıyorum:

“Kendi kendime bu sabah yazmayacağım, bunu yapmayacağım, ilginç değil, yapacak başka işim var, ciddi görevler beni bekliyor, bırakalım, yarın başka bir rüyayı yazarım der demez Rüya bana şöyle diyor : Yapmak istemiyormuş gibi göründüğün şeyi düşünmeden yapacaksın, not et beni, ilkeyi hatırla : kendi sesini asla dinleme. Tartışmadan, akıl yürütmeden yasaya boyun eğ. Hile yaptığını ve kaçtığını biliyorsun. Düşünmeden önce , okumadan önce, olmadan önce yap. Sen çekip gidesin diye geldiğimi sanmıyorsun herhalde.”12


*Elda Abrevaya, Kadınlığın Uzun ve Dolambaçlı Yolu’ndan esinle.
**Judith Butler, Gender Trouble’a atıfla.

*** İstanbul Üniversitesi Hukuk  Fakültesi Öğrencisi (mehves.g.gocmen@gmail.com)

1 Elisabeth Badinter, Kadınlık mı Annelik mi?, İletişim Yayınları, 2011.
2  Feminizm üzerine daha detaylı temel bilgi için bkz:  Bell Hooks, Feminizm Herkes İçindir, bgst Yayınları, İstanbul, 2012; Josephine Donovan, Feminist Teori, İletişim Yayınları, 2012; Feminizm, Margaret Walters, Dost Yayınları, 2009; Feminizm, Andree Michel, İletişim Yayınları, 1993. Camille Paglia, Sexual Personae, Yale Nota Bene book, 2001. İlk dönem/liberal feminizmin hak taleplerine ilişkin temel metinler olarak bkz: Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi,İş Bankası Kültür Yayınları, 2007. John Stuart Mill, Subjection of Women, The University of Adelaide Library,University of Adelaide South Australia, 2014.
3  Bu konuda bkz: İktidarın Gözü “İktidar ve Beden”, “Cinsellik ve Siyaset”, Michel Foucault, Ayrıntı Yayınları, 2012. Kapsamlı anlatımı için : The Birth of Biopolitics Lectures at College de France 1978-79, Palgrave Macmillan, 2008. Foucault’nun toplumsal cinsiyet anlamında yorumları için : Margaret A. Maclaren, Feminism, Foucault and Embodied Subjectivity, State University of New York Press, 2002.
4 Türkçe Sözlük, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 2011.
5  Margaret Mead araştırmaları hakkında kapsamlı bilgi için bkz :  Growing Up In New Guinea , Published by Pelican, 1970. Sex and Temperament in Three Primitive Societies, Published by Harper Perennial, 2001. Coming of Age in Samoa, Published by William Morrow Paperbacks,2001. Male and Female, Published by Harper Perennial, 2001.
6 Adrienne Rich, Of Woman Born : Motherhood as Experience and Institution , W.W. Norton&Company, 1995. bianet.org/bianet/toplumsal-cinsiyet/114384-anne-ya-da-degil-annelik-etme-meselesi-uzerine
7 Nancy Chodorow,The Reproduction Of Mothering, University Of California Press, 1995. Kitap baz alınarak yapılan faydalı bir analiz için http://www.academia.edu/3324186/toplumsal_boyutuyla_annelik
8  Betty Friedan, Feminine Mystique, W.W.Norton&Company, 2001.
9  İrem Çağlar, Türk Hukuk Mevzuatı Çerçevesinde Annelik, Birkaç Arpa Boyu : 21.yüzyıla Girerken Türkiye’de Feminist Çalışmalar, Koç Üniversitesi Yayınları, 2011
10  Martha Albertson Fineman, The Neutered Mother, New York:Routledge, 1995.
11  Diana Gittins, Aile Sorgulanıyor, Pencere Yayınları, İstanbul, 2011.
12 Helene Cixous, Rüya Dedim Sana, YKY, 2009.

KAYNAKÇA
Simone de Beauvoir, Kadın: İkinci Cins Cilt-2, Payel Yayınevi, 2010.
Cemal Bali Akal,  İktidarın Üç Yüzü, “Siyasi İktidarın Cinsiyeti”, Dost Kitabevi, 2009.
Christine Delphy, Rethinking Sex and Gender, Women’s Studies Int. Forum, Vol. 16, No. 1, pp. I-9, 1993
Fiona Joy Green, Developing a Feminist Motherline: Reflections on a Decade of Feminist Parenting, Journal of the Association for Research on Mothering Vol 8, No 1-2, 2006.
Catharine A. Mackinnon, Toward A Feminist Theory of The State, Harvard University Press, 1991.
Judith Butler, Cinsiyet Belası, Metis, 2010.
Adnan Güriz, Feminizm, Postmodernizm ve Hukuk, Phoenix Yayınevi, 2011.
David Conway, Serbest Piyasa Feminizmi, Liberte Yayınları, 2000.


1 yorum:

  1. Ne güzel bir dosya bu! Bu yazıyı bir hukukçu ama önce bir baba olarak okudum ve aslında böyle okuyunca çok daha farklı bir noktaya taşındığımı itiraf etmeliyim. Çünkü baba olmayan bir erkek sadece bir erkektir ancak bir baba aynı zamanda ve biraz da annedir veya en azından öyle olmalıdır. Böyle okuyunca; bir hukukçu mesafesi, (refleks olarak) bir erkek bencilliği ve bir baba hassasiyeti içinde kıvranmadım değil! Şu anda hangi noktadayım çok emin değilim ama şundan eminim ki, daha önce çok dikkat etmediğimin farkına vardığım bazı meseleleri yalın ve açık bir şekilde derleyip toplamış bu yazı. Yazanın da, bu buluşmaya imkan sağlayanın da emeklerine sağlık...

    YanıtlaSil