1 Şubat 2015 Pazar

Düşman Ceza Hukukunu Anlamaya Çalışmak - I: Jakobs'un Endişesine Karşılık Yöntemli Bir Sorgulama Çabası - İlker Tepe



DÜŞMAN CEZA HUKUKUNU ANLAMAYA ÇALIŞMAK – I*:

JAKOBS’UN ENDİŞESİNE KARŞILIK YÖNTEMLİ BİR SORGULAMA ÇABASI

İlker Tepe




I

Düşman ceza hukuku tasarımı Türkiye’de son yılların en gözde tartışma alanlarından biridir. Ancak bu tartışmalar nicelik itibariyle yoğun görünseler de nitelik itibariyle ne yazık ki oldukça verimsiz, kalitesiz ve birçok noktada kıymetsiz tartışmalardır. Bu bakımdan geçtiğimiz birkaç yılı Türkiye’de düşman ceza hukuku tartışmaları bakımından “altın suyuna batırılmış yıllar” olarak nitelemek yanlış olmayacaktır. Esasında böyle bir girizgâh, yazının Türkiye gündemi bakımından ceza hukukunda siyasallaşma, araçsallaşma ve haliyle başkalaşma sorgulamasına yöneleceği izlenimi verebilir. Peşinen belirtmek gerekir ki, bu yazı dizisinde “popüler” hiçbir söylem ya da analize yer verilmeyecektir. Dolayısıyla “şu uygulama bir düşman ceza hukuku örneğidir”, “Türkiye’de sistemli bir düşman ceza hukuku uygulaması vardır ya da yoktur” vb. tespitlerin yapılacağı beklentisiyle okumaya başlayan ilgililer için bu metin bir “zaman kaybı” olarak nitelendirilebilir. Ancak bana öyle geliyor ki; Türkiye özelinde düşman ceza hukuku ile ilgili öncelikle yapılması gereken şey, tüm bu popülist söylemlerden arınarak bu tasarımı anlamaya çalışmaktır. Şöyle ki, bugünün düşman ceza hukuku tartışmaları tamamen sonuç odaklı şekillenmiştir ve dolayısıyla kısır kalmıştır. Çünkü bir tasarım olarak düşman ceza hukukunun gerçekte ne olduğu ile ilgilenmeden, ortada duran şeyin - ki bu “şey” bir uygulama, bir hüküm ya da bir tutum olabilir – bir düşman ceza hukuku tezahürü olup olmadığı tartışılmaya çalışılmaktadır. Haliyle bir tartışma olarak (veya umuduyla) başlayan süreç çok geçmeden bir kör dövüşüne dönüşmektedir. Bu kör dövüşünün kronik sonucu ise esas olanla tezahürü arasındaki bağlantının kopması ve tezahürün artık esas kabul edilmesidir.
Benim düşman ceza hukuku özelinde yaptığım bu değerlendirme için çok güvenilir bir referansım var: Düşman ceza hukuku tasarımının kurgulayıcısı olan Günther Jakobs’un bizatihi kendisi. Şöyle ki; Türkiye’de düşman ceza hukukunun bahis konusu edilmediği bir dönemde, 2006 yılında, Karşılaştırmalı Güncel Ceza Hukuku Seri’sinin sekizinci kitabı olarak yayınlanacak olan Terör ve Düşman Ceza Hukuku'nda kendisine ait iki makalenin tercüme edilmesine karar verildi ve bu konu ile ilgili kendisiyle bağlantı kurma “şansı” bana düştü. Birkaç kez yazışmamızın ardından Jakobs; makalelerinin tercüme edilmesini, şu bilgi notu ile birlikte yayınlanma şartıyla kabul etmişti:

Yazarın Türkiye’de yayımlanacak metne ekidir: Sunumun biçiminden de açık bir şekilde anlaşılacağı üzere, her iki çalışmamda mevzu bahis edilenler, bir hukuk politikası sorunu değil daha ziyade hukuk bilimini ilgilendiren meselelerdir. Ayrıca şunu da belirtelim ki; her iki sunumun içinde bulunduğu fikri zemin Batı Avrupa Demokrasileri’dir.[1]

Bu uyarının bir anlamı olmalıydı. Belki de bunu, düşman ceza hukukunun müellifinden değil de herhangi bir yorumcudan işitmiş olsak bu denli etkili olmazdı. Peki, Jakobs neden böyle bir uyarı metnini şart koşmuş olabilirdi? Ben bu maili aldıktan sonra bu uyarı metnini tüm düşman ceza hukuku okumalarımın girişi olarak kabul ettim ve evvela bu uyarıyı anlamaya çalıştım. Daha sonra gördüm ki, aslında bu uyarının altında derin bir endişe gizliydi. Jakobs düşman ceza hukuku tasarımının elinden kayıp gittiğinin farkında olarak (hem de hiç tahayyül etmediği bir şekilde) işlerin daha kötüye gitmesini önlemek istiyor gibiydi. Bunun yanı sıra söz konusu endişe; düşman ceza hukukunun yanlış anlaşılacağına dair olmanın da ötesinde, henüz düşman ceza hukuku tasarımıyla gerçek anlamda (yani fikri zeminiyle birlikte) tanışmamış olan Türkiye için duyduğu bir endişe olarak da okunabilirdi. Aksi takdirde “Batı Avrupa Demokrasisi” vurgusunun altını doldurabilmek çok güç olurdu.

Aslında bu perspektiften bakınca ihtiyaç duyulan şeyin yöntemli bir sorgulama olduğu anlaşılmaktadır. Yöntemli sorgulamadan kastettiğim, düşman ceza hukukunun yapısal karakterini kendi anlam bütünlüğü içerisinde ve kategorik bir bakış açısıyla ortaya koymaktadır. Zira anlamlandırmamız gereken bir dizi kavramla karşı karşıyayız: Kişi (Person), kişi olmaktan arındırılmış (Unperson), yurttaş (Bürger), düşman (Feind), ceza hukuku (Strafrecht).

II

Kanaatimce düşman ceza hukuku tasarımını doğru anlamak bakımından üzerinde düşünülmesi gereken ilk soru, bu tasarımın bir keşif mi, bir icat mı yoksa bir hatırlatma mı olduğudur.

Esasında ilk bakışta bu, çok basit ve hatta anlamsız bir soru gibi gelebilir. Ancak yazının devamında da işaret edilmeye çalışılacağı gibi; soruya verilecek yanıt, yapacağımız sorgulamada bir sonraki adımın belirlenmesi ve ona göre bir tavır takınılması bakımından hayati önem taşımaktadır. Şöyle ki, bir an için düşman ceza hukuku tasarımını bir icat olarak kabul edelim. Bu durumda, tabiri caizse, tüm faturayı bu tasarımın mucidi olan Jakobs’un sırtına yüklemek ve sorunu bir Jakobs tartışması haline getirerek orada çözümlemek mümkün hale gelir. Buna karşın bu tasarımın bir icat değil de bir keşif olduğu kabul edilecek olursa, o halde de Jakobs’un düşman ceza hukuku dediği şeyin aslında farklı bir formda bir yerlerde mevcut olduğu ve Jakobs’un sadece bu tasarımı görünür/ bilinir kıldığı sonucuna ulaşılacaktır. Böyle bir sonuç da, tartışmayı Jakobs özelinde kişiselleştirmeden tarihsel ve felsefi bağlamda bir gerçeklik ve tutarlılık sorgulamasına yönlendirecektir. Ancak eğer düşman ceza hukuku tasarımı bir hatırlatmaysa, o zaman kabahatin büyüğünü Jakobs’ta değil kendimizde görmemiz gerekecektir. Zira aslında gözümüzün önünde duran ama görmezden geldiğimiz, haliyle de çözümsüzlüğüne “ihmal suretiyle” katkıda bulunduğumuz bir sorunun varlığını kabul etmemiz gerekecektir. Eğer böyleyse Jakobs’a karşı ifa etmemiz gereken bir teşekkür borcumuz var demektir.

Bugün Türkiye’de hâkim olan bakış açısı birincisi, yani düşman ceza hukukunun bir icat olduğu yönündedir. Bu nedenle bütün günah – vebal Jakobs’un üstüne bırakılmıştır. Ama gerçekten öyle midir? Acaba bu sadece, zahmet verip anlamaya çalışmadığımız genel bir yönelim için Jakobs’u günah keçisi ilan etme kolaycılığı/ataleti olabilir mi? Acaba zihnimizin bir köşesinde, bir Jakobs bekleyen karanlık fikirlerimizi, dillendirmemiş olsa dahi ona mal ediyor olabilir miyiz, yani bizim Jakobs’un fikirleri diye bildiklerimiz, aslında bizim Jakobs’ta görmek istediklerimiz ya da Jakobs’un sırtına yüklediklerimiz olabilir mi?

Hiç sözü uzatmadan söylemek gerekir ki; Jakobs perspektifinden yaklaşıldığında, düşman ceza hukuku tasarımının bir icat olmadığı açıktır. Hatta Jakobs, sadece düşman ceza hukukunu görünür kılmak suretiyle bir keşifte bulunduğunu dahi kabul etmez; ona göre bu tasarım, gözümüzün önünde duran ve fakat göremediğimiz ya da görmek istemediğimiz bir gerçeğin farklı ve sarsıcı bir formda hatırlatılmasıdır. Hatta bu durumu Jakobs’un şu ifadelerinde açıkça görmek mümkündür:

Düşman ceza hukukunun çirkin yapısının çözüldüğünü görmek benim açımdan da sevindirici bir gelişme olurdu, fakat kayıtsız şartsız bir çözülmeye dönük az da olsa bir umut göremiyorum ve tam da bu sebepten ötürü düşman ceza hukukunu tanımlamaya ve aslında onun ne kadar çirkin bir şey olduğunu göstermeye çalışıyorum. Demek istediğim şudur ki; aslında kralın – devletin – vücudunun bazı nahiyeleri hukuk devletine tam yaraşan bir kıyafetle örtülmemiş, yani o çıplaktır. Dahası kanaatime göre; bugünün şartları altında kralın çıplak olmamasını beklemek, aslında onun hukuk devleti prensiplerinin yarattığı aşırı ısınma altında zarar görmesini de kabul etmek anlamına gelecektir. Tabiî ki, benim bu çabama karşı yönelen en temel itiraz, düşman ceza hukukunun gösterdiği anılan çıplaklığın artık müstehcen bir anlam taşımaya başladığı doğrultusundadır, bunu siyaset diline tercüme edersek düşman ceza hukuku anlayışının faşistçe olduğu iddia edilmektedir. Ama asıl mesele tartışmanın doğru bir yatakta akıp akmadığıdır. Ben ise sadece soruna işaret etmeye cesaret etmiş biriyim.”[2]

Aslında Jakobs’un bu yaklaşımı, ilk bakışta yarattığı canavardan çekinen birinin kendini savunma mekanizmasıymış gibi algılanabilir. Zaten bu algı Jakobs’a ilişkin ön yargıları kontrolsüz bir şekilde büyütmüştür. Ancak ben bunun öyle olmadığı kanaatindeyim. Belki Jakobsvari bir cesaret örneği değil ama en azından Türkiye şartlarında bir ceza hukukçusu namzetinden pek de beklenmeyecek bir şekilde, Jakobs’un bu nokta itibariyle haklılığını kabul ediyorum. Çünkü Jakobs’un düşman ceza hukuku tasarımının fikrî alt yapısını oluşturan temeller Jakobs’tan önce de dillendirilen şeylerdi. Yani aslında Jakobs, son tahlilde, çok da yeni bir şey söylememektedir. Her ne kadar düşman ceza hukukunun tanınırlığı rakipsizse de önleyici ceza hukuku, risk ceza hukuku, tehlike ceza hukuku, savaşım/mücadele ceza hukuku, sembolik ceza hukuku gibi tasarımlar aynı yönelimi belki de Jakobs’un düşman ceza hukukundan çok daha açık ve kimi noktalarda daha tatmin edici bir şekilde ortaya koymuşlardır[3].

III

Gelinen nokta itibariyle yukarıda bahsettiğim değinmelere birkaç örnek vermek isterim. Örneğin Hassemer, hukuksal değerlerin korunmasını modern ceza hukukunun en temel karakteristiği olarak görmektedir. Ancak korunan hukuksal değerler bakımından yaşanan bir dönüşüme hassasiyetle dikkat çekmektedir. Şöyle ki; modern ceza hukukunun gelişim çizgisi bireysel nitelikli hukuksal değerlerin korunması ekseninden ayrılarak evrensel hukuksal değerlere yönelmiştir. Bu anlamda modern ceza hukukunda artık makro düzeyde bir hukuksal değer korumasından bahsedilmektedir. Ancak buradaki sorun evrensel hukuksal değerlerin henüz net olarak kavramsallaştırılmamasıdır. Dolayısıyla bu durum ceza hukukunun güvence fonksiyonu açısından bir muğlaklığa neden olmakta, bu muğlaklığın doğal sonucu da ceza hukukun etki alanının genişlemesi ve tehlike suçlarının zarar suçlarına oranla artış göstermesidir. Bu bağlamda Hassemer, soyut tehlike suçlarının modern ceza hukukunun yapısına ve amaçlarına uygun olduğunu ifade ederek soyut tehlike suçlarını “modernitenin suç şekli” olarak kabul etmektedir. Buna bağlı olarak ceza hukukunda önleme fonksiyonunun ön plana çıkması ceza hukukunun “ultima ratio (son araç)” olma niteliğinin “prima/sola ratio (öncelikli araç)” olma niteliğine dönüşmesine de sebebiyet vermektedir. Hassamer bu bağlamda modern ceza hukukunu önleyici ceza hukuku (Präventionsstrafrecht) olarak nitelemektedir[4].

Hassamer’e yakın bir bakış açısıyla Albrecht de, 20. yy. ile birlikte artan güvenlik ihtiyacının ceza hukukunun önleyici fonksiyonunu belirleyici hale getirdiğini ve büyüklü küçüklü tüm uyuşmazlıkların ceza hukuku aracılığıyla, dolayısıyla da ceza hukuku enstrümanlarının devletsel etkisini hissettirerek çözülmeye çalışıldığını eleştirel bir bakış açısıyla ortaya koymuştur. Hâlbuki Albrecht’e göre olması gereken, ceza hukukunun alanını daraltarak alternatif çözüm yollarının etkin hale getirilmesiydi. Bu eleştirisine binaen Albrecht, modern ceza hukukunun morfolojik karakterini şu şekilde göstermiştir:

1.- Artan sayıda soyut tehlike suçları,

2.- İhmal suretiyle ve taksirle işlenen suçlarda ceza sorumluluğunun ağırlaştırılması,

3.- Suç isnadının kolaylaştırılması ve basitleştirilmesi[5]

Felix Herzog ise, modern ceza hukuku tasarımının merkezine konuşlandırdığı tehlike kavramını Ulrich Beck’in “risk toplumu” çözümlemesinde kullandığı tehlike kavramı ile özdeş bir içerikte ele almaktadır. Bu bağlamda Herzog, toplumsal bir ihtiyacın neticesi olarak gördüğü tehlikeyi bertaraf etmeye odaklı bir ceza hukukuna adaleti yeniden tesis etmek dışında devletin sağladığı var olma güvencesini bir sistem olarak sürdürmek görevinin de yüklendiğini ifade etmiştir[6].

Son bir örnek olarak Hilgendorf ise modern ceza hukukunda artan güvenlik ihtiyacına binaen klasik liberal hukuk devletinin ceza hukuku garantilerine yönelik esnekleştirme eğilimine dikkat çekmektedir. Bu esnekleştirme eğiliminin temel sebebi, her geçen gün artan ve anonimleşen risk/tehlike kaynaklarına karşı mücadelede sınırları kesin bir şekilde ortaya konulmuş bir ceza hukukuyla yürütülen mücadelenin zâfiyete neden olduğu kanaatidir. Böylece devletin cezalandırma ve/veya ceza hukuku enstrümanlarına başvurma yetkisini belirleyen ve haliyle yurttaşlar açısından güvence olarak algılanan sınırlamalar esnekleştirilecek olursa (örneğin kanunilik ilkesi, ceza hukukunun son araç olarak kullanılması ilkesi gibi) devletin müdahale yetkisi genişleyecektir. Bu tespitin alt metninde okunan şey ise, devletin güvenliği sağlamak adına özgürlüklerden feragat edilmesi yönündeki beklentisi artık kendine bir meşruiyet zemini yakalamıştır[7].

Yukarıda kısaca işaret edilen yaklaşımları ortaya koyan yazarların hepsi ceza hukukundaki bu evrilme sürecine eleştirel bakış açısıyla yaklaşmışlardır. Yani Hassamer de, Albrecht de, Herzog da, Hilgendorf da aslında bu tespiti yaparken olması gerekeni vurgulamak adına olanı tüm çıplaklığıyla ortaya koymuşlardır. Bu tespitler de çok büyük bir oranda destek görmüş ve haklılığına onay verilmiştir.

IV

Bir an düşünelim: Jakobs aynı şeyleri söylerken işi “yurttaş – düşman” retoriğine odaklamamış olsaydı, bugün aldığı reaksiyonu yine de alır mıydı? Örneğin Türkiye’de kaç kişi Hassamer, Albrecht, Herzog veya Hilgendorf isimlerinden, yukarıda işaret ettiğimiz vurgular bağlamında haberdardır? Hâlbuki daha düşman ceza hukuku “palazlanmadan” önce önemli bir ceza hukuku dogmatikçisi olarak kabul edilen Jakobs’un bu bahiste esamesi okunmazken, risk ve tehlike kavramları odağında modern ceza hukuku tartışmaları çoktan başlamıştı. Bu çok da şaşılacak bir durum değil aslında. Çünkü ceza hukukunun temel fonksiyonu toplumsal düzenin korunması veya bozulan toplumsal düzenin yeniden inşa edilmesi ekseninde kabul edilirse, ceza hukukunun şekillenmesi de yöneldiği toplumdan bağımsız olamayacaktır. Bu nedenle Beck’in çizdiği “risk toplumu” perspektifi içinde ceza hukukunun da bir “Risikomanagement” aracı haline dönüşmesi kaçınılmazdır. Tabii ki bunlar yaldızlı ceza hukuku cümleleriyle söylenince hiçbir bir infial yaratmamış aksine güvenlik ihtiyacını önceleyen yaklaşımlar için bir meşruiyet zemini olarak kabul edilmiştir.

V

Hal böyleyken bugün neden sadece Jakobs’u ve düşman ceza hukukunu tartışıyoruz? Ben bu zamana kadarki uğraşılarımda bu soruya bir yanıt bulabilmek için birbirleriyle bağlantılı iki noktaya odaklanmak gerektiği sonucuna ulaştım. Bu odak noktaları aynı zamanda Jakobs’u diğerlerinden ayıran en temel farklar olarak da kabul edilebilir. Bunlardan birincisi Jakobs’un “düşman” ve yurttaş” kategorileridir. Her şeyden önce bu kategorileri bir kimlik inşası olarak görmek gerekmektedir. Jakobs dışında yukarıda örneklendirdiğim hiçbir ceza hukuku tasarımında bu tarz sınırları belli olan bir kimlik inşasına rastlanılmaz. Unutulmamalıdır ki, ceza hukukunda enstrümanlar yöneldikleri hedefe göre şekillendirilirler. Zaten Jakobs’un ceza hukukunu da kendi içinde düşman ceza hukuku ve yurttaş ceza hukuku diye ayırmasını ancak bu düşünceyle anlamlı kılabiliriz. O halde öncelikle düşman ceza hukukunun “düşmanı”nı ve yurttaş ceza hukukunun “yurttaşı”nı tanımak zorundayız.

Bu bağlamda Jakobs’u farklı kılan bir diğer özellik de kendini doğrudan ortaya koyacaktır. Zira Jakobs “düşman” ve “yurttaş” kategorilerini besleyen damarları özellikle Hobbes, Rousseau, Kant, Fichte gibi filozoflara bağlamaya gayret etmiştir. Hâlbuki diğer ceza hukuku tasarımlarında bu denli yoğun bir felsefî temellendirmeye rastlanmamaktadır. Zaten Jakobs’a getirilen en büyük eleştiriler de – tabii ki Türkiye haricinde! – düşman ceza hukukuna getirilen bu felsefî dayanakların Jakobs tarafından doğru bir şekilde yorumlanmadığı, dolayısıyla ulaşılan sonuçlar bakımından ciddi tutarsızlıkların söz konusu olduğu noktasındadır. Bu yönüyle Jakobs’un ciddi bir risk üstlendiğini söylemek de hatalı değildir. Zira Kant’tın Ebedi Barış Üzerine metninden yola çıkıp; bir bireyden kişilikten arındırılmış, adeta çırılçıplak bırakılmış bir “düşman”a ulaşmak ve bu “düşman”ı iflah olmaz bir tehlike kaynağı kabul edip en ağır ceza hukuku enstrümanlarının önüne bırakmak, nereden bakılırsa bakılsın son derece iddialıdır. Bu açıdan Jakobs’un “düşman” ve “yurttaş” kavramlarını kendi bağlamında sorgularken, kaynak gösterdiği felsefî temellendirme de değerlendirilmelidir.

Bunlar bir sonraki yazının da konusunu teşkil eden birinci odak noktamızın içeriğiydi. İkinci odak noktası ise (ki üçüncü ve son yazının da konusunu teşkil etmektedir), düşman ceza hukukunun esasında ceza hukuku boyutudur. Çok önemli bir ceza hukuku dogmatikçisi olan Jakobs’un anlaşılması güç ve kendine özgü bir ceza hukuku teorisi vardır. Ceza hukukunun amacından tutunuz kusur, isnad edilebilirlik, teşebbüs, iştirak gibi pek çok bahiste çok özel ve kimilerince “marjinal” sayılabilecek görüşlere sahiptir. Unutulmamalıdır ki, düşman ceza hukuku tasarımının da ilk adımları 1985 yılında Alman Ceza Kanunu § 30 hükmünden hareketle iştirak öncesi alanda hazırlık hareketlerinin cezalandırılabilirliği tartışmasının oluşturduğu zemin üzerinde atılmaya başlanmıştır[8]. Dolayısıyla, düşman ceza hukukunu anlamaya çalışırken (birinci odak noktasında vurgulandığı üzere) “düşman” ve “yurttaş” kategorilerinin felsefi açıdan temellendirilmesinin akabinde mutlak suretle bunların Jakobs’un ceza hukuku sistematiğindeki teorik – dogmatik izdüşümleriyle örtüştürülmesi zorunludur.

İkinci Yazının Başlığı: Düşman Ceza Hukukunu Anlamaya Çalışmak - II: Jakobs'ta "Düşman"ın Fikri Temelleri Üzerine Kısa Bir Değinme

* Bu yazı dizisi üç yazıdan oluşacaktır. İkinci yazının başlığı Düşman Ceza Hukukunu Anlamaya Çalışmak - II: Jakobs'ta "Düşman"ın Fikri Temelleri Üzerine Kısa Bir Değinme, üçüncü yazının başlığı ise Düşman Ceza Hukukunu Anlamaya Çalışmak - IIIJakobs’un Ceza Hukuku Felsefesinden Düşman Ceza Hukukuna Bakmak olacaktır. Söz konusu olan diğer yazılar, 15 Mart 2015 ve  15 Nisan 2015 tarihlerinde ve yine blog'da erişime sunulacaktır.

[1] Bu metin bir mail metni olsa dahi, Jakobs’un yayımlanan makalelerinde de Mehmet Cemil Ozansü tarafından tercüme edildiği için Ozansü’nün tercümesi aktarılmıştır. Bkz. Jakobs Günther, "Yurttaş Ceza Hukuku ve Düşman Ceza Hukuku" (Çev: Mehmet Cemil Ozansü), Karşılaştırmalı Güncel Ceza Hukuku Serisi – 8: Terör ve Düşman Ceza Hukuku, Ed: Yener Ünver, Ankara 2008, s. 489 vd.; Jakobs Günther, "Düşman Ceza Hukuku? – Hukukiliğin Şartlarına Dair Bir İnceleme" ( Çev: Mehmet Cemil Ozansü), Karşılaştırmalı Güncel Ceza Hukuku Serisi – 8: Terör ve Düşman Ceza Hukuku, Ed: Yener Ünver, Ankara 2008, s. 507 vd.

[2] Jakobs, "Düşman Ceza Hukuku?", 510

[3] Burada anılan tasarımlar hakkında ayrıntılı değerlendirmeler için bkz. Erman R. Barış, "Ceza Hukukunun Dönüşümü", Prof. Dr. Duygun Yarsuvat’a Armağan, YÜHFD, C:IX, S:2, İstanbul 2012, s. 445 vd.

[4] Hassamer’in modern ceza hukuku düşüncesi ve eleştirisi hakkında ayrıntılı bir değerlendirme için bkz. Hong Seung Hee, Flexisibilisieungtendenzen des modernen Strafrechts und das Computerstrafrecht (Diss. – Konstanz 2002), s. 55 vd., Erişim Kaynağı: http://kops.uni-konstanz.de/bitstream/handle/123456789/3365/Hong.pdf?sequence=1, Erişim Tarihi: 15.01.2015.

[5] Albrecht’in modern ceza hukuku çözümlemesinin ayrıntıları için bkz. Albrecht Peter, Alexis, "Das Strafrecht auf dem Weg vom liberalen Rechtsstaat zum sozialen Interventionsstaat – Entwicklungstendenzen des materiellen Stafrechts", KritV 1988, s: 207; Albrecht Peter, Alexis, "Die Fonktionalisierung des Opfers im Kriminaljustizsystem", in: Die Stellung des Opfers im Rechtssystem ( Hrgs: Bernd Schünemann, Markus Dirk Dubber), Köln 2000, s.49.

[6] Herzog Felix, Gesellschaftliche Unsicherheit und strafrechtliche Daseinvorsorge, Heidelberg 1991, s. 109 vd.

[7] Hilgendorf Eric, Strafrechtliche Produzentenhaftung in der “Rizikogesellschaft”, Berlin 1993, s. 48 vd.

[8] Erman, 450; Saliger Frank, "Feindstrafrecht: Kritisches oder totalitäres Strafrechtskonzept?", s. 107, Erişim Kaynağı: http://www.strafverteidigervereinigungen.org/Material/Themen/Feindstrafrecht/Saliger_Kritisches%20oder%20totaliteres%20Konzept_Frankfurt2006.pdf, Erişim Tarihi: 15.01.2015.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder