1 Aralık 2014 Pazartesi

Mill’de Kendine Zarar Verme Özgürlüğü Var Mı? - Muzaffer Dülger



MILL'DE KENDİNE ZARAR VERME ÖZGÜRLÜĞÜ VAR MI?


Muzaffer Dülger


Uslanmaz bir uyuşturucu müptelası düşünün, ülkemizde olduğu gibi pek çok ülkede de uygulanan tedbirler ve tedaviler uygulanır, fakat müptela içmeye devam eder, devam edeceği de ayan beyan ortadadır. Bu insan kendine zarar verdiğinin bilincinde ise ve buna devam ediyorsa, üstelik -o her yerden peyda olan- akıl sağlığı da gayet yerinde ise, şöyle der mi der; “kardeşim neden karışıyorsunuz, belki ben intihar edişimi sürece yaydım? Üstelik bu şeyin zararlı olduğunu da biliyorum, bu yüzden kimseye de vermiyorum, sadece kendim için kullanıyorum, kullanmaya da devam edeceğim…” (Biraz daha iç burkucu ve çevresel etkiyi de içerir hale sokalım) “…Hadi bunu bir kenara bırakın, benim için üzülecek, mutsuz olacak bir kimse de yok zaten, sessizce bir köşede öleceğim, bilincindeyim, ne karışıyorsunuz?” Şimdi uyuşturucu suçları üzerine oturaklı düzenlemeleri olan bir kamusal otorite olarak çıkın işin içinden; aslında gayet basit ve olası bir sorun, birisi kendisine zarar vermek (hatta ölmek) istiyor…
Böyle bir durumda söz konusu adama zoraki bir “iyileştirme” uygulanırsa adına paternalizm denir, hukuksal paternalizm denir vs… Bu ise, genelde kötü bir çağrışım yaratır hale gelmiştir günümüzde… Çünkü kişi kendi çıkarını en iyi kendisi bilir, iktisadî bir menşei olan bu düşünceye liberal düşünce tarihi içinde “En İyi Yargıç İlkesi” (“The Best Judge Principle”) denmiştir. Bu ilkeye mi inanacağız, yoksa Kant’ın “eğri büğrü odun” ile birlikte düşündüğü insan doğasını mı düşüneceğiz? Bunu bilemem. Ancak gördüğüm kadarıyla, insan da bir kez düştüğü çukura tekrar tekrar düşebilir.

Bu konu üzerine yazılan çizilen eserlere bakıldığında paternalizmin kötü çağrışımının simgesi olarak Patriarcha’nın yazarı Robert Filmer gibi babacılar, karşılarında ise John Locke ve izleyicileri resmedilegelmiştir. Bu izleyicilerden en parıldayanı da muhtemelen John Stuart Mill’dir. Çünkü pek çok kimseye göre liberalizmin başyapıtını (“On Liberty” 1859) yazmıştır. Çünkü insanın cezalandırılması, bir şeylerden sorumlu tutulabilmesi, en genel anlamda ise özgürlüğünün sınırlanabilmesi için başkalarına zararı ilke olarak belirlemiştir (Mill’in kendisinin özgürlük ilkesi dediği bu basit ilke daha sonra zarar ilkesi olarak isimlendirilecektir). Çünkü kitabının içinde insanın kendi zihni ve bedeni üzerinde mutlak hakimiyeti ve negatif özgürlük taraftarı pek çok cümle vardır. Çünkü söz konusu değer alanını devletin zorbalığının yanında toplumun zorbalığına, toplumsal ahlakçılığa, legal moralizme, mahalle baskısına ve sair hortlaklara karşı da korur. Bu açıdan anti-paternalizm ve bireyciliğin kutup yıldızıdır Mill. Hatta bu gibi argümanlar üzerinden, Mill’in, başkalarına zararı olmayan uyuşturucu kullanımlarına yasal müdahaleyi haklı bulmadığı sonucu da çıkarılır. Yanlıştır. Karşı çıkışı, bu tip zararlı olma ihtimali olan ürünlerin satışının peşin hükümle ve toptan yasaklanması babacılığına yöneliktir. Çözüm olarak, zarar olasılığı olan ürünlerin üzerlerine bilgilendirici kayıtlar konulmasını ve Bentham’dan ödünç aldığı -amaç dışı kullanımları önlemeye dönük- önceden tesis edilmiş hukuki işlem kaydı gibi usulleri önerir.

Özetle, Mill çok da anti-paternalist değildir: yarı-paternalisttir. Kimileri buna yumuşak yahut ılımlı da der. Mill’in ne kadar o yahut bu olduğunu anlayabilmek için onun On Liberty’sinin son bölümündeki köprü örneğini ele almak gerekir. Bir kişi, “bizim” yıkılmak üzere olduğunu bildiğimiz bir köprüye doğru koşmaktadır. Biz o kimsenin bu tehlikeyi bilip bilmediğini bilmiyor ve o kimseye engel oluyorsak onun özgürlüğüne haksız bir müdahalede bulunuyor olmayız. Çünkü biz o kimsenin köprüden geçmesine değil, yıkılmak üzere olduğunu [bizim] bildiğimiz köprüden geçmesine müdahale ettik. Her insan bunu yapar. Çok önemli bir şey de söylemiyor esasında Mill. Onun her türlü özgürlüğe mazhar gördüğü birey, kendini gerçekleştirmiş, yetkin bireydir. Özgürlük tezini anlatmaya başlarken zaten sınırları çizer: çocuklar, akli yetkinliğe erişememiş ve başkalarına bağımlı kişiler, uygar olmayan toplulukların üyeleri kapsam dışındadırlar. (Bunların köprüden uzak tutulması meselesi tamamen idarecisinin inisiyatifindedir.) Bunlar yetkinleşene kadar eğitilmelidirler. Yetkin kişiler esas manada nitelik olarak daha üstün hazların farkında olan ve en faydalı tercihlerde bulunma yetisi oluşmuş kimselerdir. (Bu kişiler -ihtimali bilerek- köprüden geçme riskini alıyorlarsa, karışılmamalıdır.) Victoria Çağı’nda İngiltere sınırları içerisinde bu pek de gözlemlenebilir bir yetkinlik seviyesi değildir. Yetkinlik için eğitim şarttır, hatta eğitim ile oy hakkı bağlantılarını da kuracaktır Mill. Niyetler belli oluyor galiba… Bu niyet sorgulamaları, göze pek hoş gelmemekle beraber, kamusal aktör halini almayla birlikte politika felsefesini sürdüren ve felsefe dediğinde metafizik yerine pratiğe gömülenler açısından (ki Mill, bu çerçeveye dâhil edilebilir) olağandır…

1 yorum: