15 Kasım 2014 Cumartesi

Dünyada 20.000 Gün'den Çıkarsanmış Bir Düşünce ve Hissedilmiş Bir Şeyler Üzerine Bir El Yazı - Emre Partalcı



DÜNYADA 20.000 GÜN'DEN ÇIKARSANMIŞ BİR DÜŞÜNCE VE HİSSEDİLMİŞ 

BİR ŞEYLER ÜZERİNE BİR EL YAZI*


Emre Partalcı


Dünya'da 20.000 Gün'ün odağında bir rock yıldızı Nick Cave var. Ancak bu durum izleyiciyi filmin biyografi ya da müzikal olacağı yönünde bir beklentiye ya da bu yönde bir önyargıya (şüphesiz bu durum Nick Cave hakkında bir beklentiye sahip olup olunmamasına göre değişir) sevk etmemeli. Ayrıca belirtmekte yarar var; film Nick Cave'in bu dünyada geçirmiş olduğu yirmi bin günü kronolojik olarak ele alıyor da değil. Ancak belki, dünyada geçen bu yirmi bin günün bir hülasası olarak Nick Cave'in beyazperdede izlediğiniz o anını gösteriyor. Bu an şüphesiz çok değerlidir. Çünkü hakkı verilerek deneyimlenmiş bir hayatın, bir büyük yetenekte cisimleşmesi tek tek bu anların hepsinde (yaklaşık yüz dakika boyunca) seyirciye sunulmuştur. Dünya'da 20.000 Gün bir büyük sanatçının, sanatını üretme sürecine odaklanan bir yapım.

Bu son cümle bir de büyük iddia taşıyor. Nick Cave büyük bir sanatçı mıdır? Ben, bugüne değin sanatına özel olarak eğilmemiş bir kimse olarak Nick Cave'in büyük bir sanatçı olduğunu bu filmde gördüm ve itaat ettim.

Dünya'da 20.000 Gün genel olarak Nick Cave'in sanat eseri üretme sürecini anlamamızı sağlayacak, büyük ölçüde senaryoya bağlı bir dizi görsel malzeme sunmakta. Bu yazıda, art arda gelen bu görüntülerin bende uyandırdığı seyir zevkini ve tikel bir yaratım sürecinden genele ilişkin çıkarsadığım bir dizi düşünceyi ve -başlıkta sözünü ettiğim- diğer bazı şeyleri betimlemeye çalışacağım.

Filmin bir birini takip eden ilk karelerinden oluşan planları, Cave ile kendim arasında bir dizi mukayese yapmak ile geçti (böyle bir mukayesenin yapıldığını söylemek ister istemez kişide bir tebessüm yaratıyor olsa gerek). Cave her bakımdan ser-azad bir sanatçı idi. Sanatı da bu ser-azadlık üzerine inşa olunmuştu. Hayatının küçük bir döneminde sanata ilgi duymuş ancak ardından bilim insanı adaylığına soyunmuş bir kimse olarak bendeniz ise birtakım kaygular ile bir şeyler yapıp etmekteydim.

Filmin başında kendimce yaptığım bu tespitin, bir kaç tane sebebi var diye düşünüyorum. İlk olarak sanatçı olmak ile bilim insanı olmak bakımından gerekli düşünsel etkinliğin belirgin bir biçimde ayrıştığı kanısındayım. Daha açık bir ifade ile sanat üretmek ve bilim üretmek hem malzemeleri hem de düşünme etkinliği bambaşka olan iki etkinlik alanı. Bu durum haliyle Cave ile aramızda olan uçurumlardan ilkini teşkil ediyor.

İkincisi sosyo-kültürel şartlar ve kişisel tercihler. Ben ve Cave bambaşka iki sosyal çevrede bambaşka iki dünyaya doğmuş iki insanız. Diğer taraftan hayatlarımızı sürdürmek bakımından yaptığımız bilinçli tercihler de birbirinden çok farklı görünüyor (herkesin aşağı yukarı tahmin edeceğini düşündüğüm bu farkların dökümünü yapmak bu yazı bakımından hiç de gerekli görünmüyor).

Son  ve esasen ikinci maddenin ikinci bendinin de bir neticesi olarak yaşam tarzlarımız arasındaki uçurum geliyor. Cave hayatını, üretimine adadığı sanata göre dizayn etmiş ya da Cave'in sanatı, sürdürmekte olduğu hayatın bir yansıması mahiyetinde.

İşte filmi izlerken uzun süre genel kanım, bu son maddede değinmeye çalıştığım Cave ve hayatı üzerine bende oluşan intibanın bir genellemesi minvalinden olmak üzere sanatçının, Cave'in sürdürdüğü şekilde bir hayat sürdürmeye -eğer sanat üretmek istiyorsa- mecbur olduğu şeklindeydi. Ancak belirtmeliyim filmi izlediğim süre zarfında belirli bir noktaya kadar bu durum, kendi yaşamımı buna uyduramayacak olmamdan olsa gerek, bende bir hüzün yaratmıştı.

Filmin sonuna kadar bu hüznün yarattığı duygu, beni giderek daha güçlü şekilde kapladı. Ben bir Cave değildim ve asla olamayacaktım. Ancak filmin sonunda Cave'in kendi hayat felsefesinden paylaştığı bir kuple, esasen çok bilindik olması açısından sıradan bir nasihat, buraya kadar betimlemeye çalıştığım sanatçı olmanın gereklerine ilişkin çıkarımımı değiştirmeme ve hüznümü dağıtmama sebep oldu.

Aşağı yukarı şöyle diyordu Cave: "Hiçbir düşüncemizin doğruluğunu ya da yanlışlığını, onu uygulamaya koymadan görmemiz mümkün değildir". Bu söz hiç şüphesiz herhangi bir konuda harekete geçmekle ilgili sorunlar yaşayan herkesi az çok bir şeyler yapmaya tahrik ediyor. Bu yönüyle de şüphesiz ilham verici bir söz. Ancak benim için hem film boyunca kapıldığım hüznü dağıtıcı ve hem de sanatçı olmanın genel profiline ilişkin ilk fikrimi dağıtıcı etkisi sözün beyazperdeye bakan kişide uyandırdığı hareket isteğinden kaynaklanmıyor. Sözü söyleyenin, yani Cave'in bu sözü bizzat hayatına tatbik etmiş olma durumu -yahut hiç olmazsa böyle bir ihtimali varsaydığım durum- duygumu ve düşüncemi değiştirmeme sebep oldu. Şöyle ki, Cave'in sürdürdüğü ve benim de sanatçı olmak için sürdürmesi lazım geldiğini tasdik ettiğim hayat tarzı, doğru ya da yanlış ama netice olarak bir seçmenin sonucudur. Yani bu Cave'in ya da -genelleştirmeyi sürdürecek olursak- sanatçının mecburen girmiş olduğu bir dönülmez yol değildir. Cave -doğru ya da yanlış- seçmeleri ile bir hayat sürmektedir ve bu hayatla uyumlu bir şekilde bir sanat icra etmektedir. Sonuçta ortaya güzel bir şey çıkmaktadır. Ama sürdürülen bu hayat sanatçı olmanın olmazsa olmaz bir gerekliliği değildir.

Yani yukarıda veciz olduğuna inandığım için söylediğim " Cave hayatını, üretimine adadığı sanata göre dizayn etmiş ya da Cave'in sanatı, sürdürmekte olduğu hayatın bir yansıması mahiyetinde" sözünü genelleştirerek düşündüğüm, sanatçı olmak için Cave gibi yaşamak gerekliliği, yalnız Cave için geçerlidir. Her yaşam tarzı kendi sanatını pek âlâ üretebilir. Burada önemli olan, ortaya çıkmasını istediğimiz sanat eseri için elverişli koşulları sağlayacak hayat tarzını belirleyebilmekte ve ona uygun olduğuna inandığımız (yapmadan uygun olduğunu bilemeyiz) adımları atabilmekte.
Herkesin ve her yazının bir tahammül sınırı vardır o yüzden kestirmeden şunu söylemeli yahut istemeliyim: Herkes kendi sanatı için yaşasın!

* Emre Partalcı'nın bu yazısı, aslında, blog'un içeriğinin zenginleşmesini müjdeleyen bir değişikliğin ilk adımı olarak anlaşılabilir. 
blog, artık sadece hukuk felsefesi ve sosyolojisi alanından değil, takipçilerinin duygusal ve düşünsel dünyalarından da beslenmeyi amaçlıyor. Bu nevi bir değişiklik, blog'un kuruluş amacına ters düşmeyecektir diye umuyoruz. 

1 yorum:

  1. İnsanın en kıymetli bilgisi hiç şüphesizki kendi tecrübeleridir, objektif bir gözle hayatın birazıcık ileri bir noktasında durup kendi yaşamına bakan insanın samimi sözleri çok manalıdır..yazar ile Cavin öyküleri arasındaki kıyasta çok samimi..bende hünüversite sınavrarına girdiğinde aynı zamanda güzel sanatlar fakültesinin sınavlarınada giren birisi olarak..yetenek sınavını kazanamadığı için hukuk fakültesinde kariyer yapan birisi olarak içimdeki ressamın hatırını hep sormak isterim..biraz klüsmüş galiba...yazıyı sevdim tebrikler

    YanıtlaSil