15 Haziran 2014 Pazar

Kusura Bakmayın Sayın Hukukçular, Size Üniversite Diploması Veremiyoruz! - Ertuğrul Uzun



‘KUSURA BAKMAYIN SAYIN HUKUKÇULAR, SİZE ÜNİVERSİTE DİPLOMASI VEREMİYORUZ!’

Ertuğrul Uzun

       Hukuk hayatımıza her geçen gün daha fazla etki ediyor. Sosyal bilimcilerin ‘modernleşme’ tabir ettikleri sürece uygun olarak devlet hem daha çok alanı kurallarla düzenliyor hem de bireyler eskiye oranla hukuka, daha doğrusu hukuki mekanizmalara daha çok müracaat ediyor. Attığımız her adımın bizi hukuki bir sürece dahil etme ihtimali, doğrudan kendimizle ilgili olmasa dahi her türlü hukuki düzenlemeye ve yargı kararına karşı daha duyarlı olmamıza neden oluyor. Nihayetinde hukuk; kurallarıyla, yargı kararlarıyla ve kararların infazıyla birlikte gündelik yaşamımızın tartışma gündeminde mutlaka kendine yer buluyor.

       Hukuk kurallarının, yargı kararlarının ve bu kararların infazının tartışma konusu olması çok da kötü değil. Zira herkesi tatmin edecek bir hukukun imkansızlığını başlangıç noktası yaparsak, hukuk tartışılmadığı bir yerde esasında herkesin konuşmaktan korktuğunu söyleyebiliriz. Zaman zaman hukukun çeşitli yönlerini hedef alan eleştirilerin etkisinin ve tekrarının iktidar sahipleri ve ortakları tarafından bir tür kutsallaştırmayla ‘kurumları yıpratmama’ adına azaltılmaya ve engellenmeye çalışıldığına şahit oluruz. Esasında bu tavır, herkesin konuşmaktan korktuğu ve hukuku eleştiremediği baskıcı yönetim tarzlarının yararlandığı bir lükse, iktidarın ‘lâ yus’elammâyef’al*’ olmasına heveslenmenin sonucudur.

       Hukukun tartışılıyor olması çok doğal ve hatta sağlıklıdır. Değerlerin çokluğunu bir veri kabul eder ve yönetim tarzını buna uygun hale getirirseniz, hukukun her yönüyle tartışılmasını da doğal karşılamalısınız. Keşke Türkiye’de gündelik hayatta hukukun tartışma konusu olması, betimlemeye çalıştığım ideal durumdaki değerler çokluğunun zorunlu bir sonucu olsaydı. Ne yazık ki tartışmalarımızın konusunu ve nedenlerini oluşturan sorunların büyük bir kısmı yapısal, yöntemsel ve kurumsal kusurlardan kaynaklanıyor. Yasa yapma süreçlerimiz kusurlu, hakimlerimiz hukuku uygularken ihtiyaç duydukları yöntemsel araçlardan yoksun, hukukçularımız en temel konularda ortak bir anlayış olmasa bile ortak bir dil dahi geliştirememiş durumda. Yani hukukun halihazırda tartışma konusu olması, modern bir demokraside görmek isteyeceğimiz türden değil.

       Hukuka ilişkin bu patolojik tespitin ardından gelen çözüm önerilerinin dönüp dolaşıp geldiği yer hukuk öğretimi, daha genel olarak da hukukçu biliminsanlarının ürettikleri ve paylaştıkları bilgi. Hukukçu biliminsanlarının hali, yükseköğretimin diğer sorunlarıyla birlikte başka bir yazı konusu. ‘Eğitim şart!’ şiarını ziyadesiyle içselleştiren bireyler olarak ‘hukukçu’ yetiştiren kurumlardan, özellikle de hukuk fakültelerinden beklediğimiz çok şey var. Ne yazık ki hukuk öğretimiyle ilgili bir ‘sorun’ olduğunun farkında olmamıza rağmen, sorunun ne olduğunu henüz tespit edebilmiş değiliz. Yükseköğretimin ve hukuk öğretiminin bilimsel bir çerçevede ele alınmadığını, hukuk öğretiminin hukukçu biliminsanlarının el yordamıyla ve sezgiyle geliştirdikleri spekülasyonlarla tartışıldığı bir ortamda, herhangi bir ‘sahih’ çözümün bulunması elbette mümkün değil.

       Hukuk öğretimiyle ilgili daha derin bir sorun hukukçularda kemikleşmiş hukuk öğretimi paradigmasında. Bu paradigma üniversite öğretimini hukuk öğretimiyle eş tutuyor. Hukuk öğretiminden anlaşılan da sadece ‘mevzuat’ öğretimi olduğundan, hukuk fakülteleri esasında dört yıllık meslek okulları haline dönüşüyor. Esasında hakim, savcı, avukat yetiştirecek yükseköğretim kurumu, nihayetinde bir meslek okuludur. 
       
       Dolayısıyla mevzuat ağırlıklı bir öğretimin yadırganacak bir yönü yoktur. Ne var ki hukuki muhakemenin gerektirdiği, doğasında bir zorunluluk olarak taşıdığı ‘yaratıcı’ ve ‘yorumlayıcı’ muhakeme, mevzuatı işleyecek bir altyapıyı gerektirir. Bu yüzdendir ki hukuk kültürü gelişmiş ülkelerde hukuk fakülteleri değil, hukuk okulları bulunur. Hukuk okulu, bir lisans yahut önlisans öğretiminin ardından öğrenci kabul eder. Böylece öğrenci sosyal bilimlere yahut beşeri disiplinlere adım atmış, üniversite öğretimiyle murat edilen entelektüel gelişme imkanına sahip olmuş ve hukuki muhakemenin gerektirdiği altyapıyı edinmiş olur. Hukuk öğretimi salt mevzuat öğretimi olarak tasarlanmamış ise, hukuk okulundaki dönemde de yaratıcı ve yorumlayıcı muhakeme için ihtiyacı olan araçları edinir.

       Türkiye’de durum trajiktir. 17-18 yaşlarında bir genç, içi boşaltılmış, muhakeme yeteneğini körelten bir lise öğretiminin ardından birdenbire hukukun içine atılır. Hukuk fakültelerinde üniversite öğretiminde bulunmasını bekleyeceğimiz, insana, topluma ve doğaya ilişkin evrensel bilgiyi aktaracak hiçbir ders yoktur. Mantık, felsefe, sosyoloji, dilbilim, psikoloji, tarih, antropoloji vb hukuk öğretimi paradigmasında kendine yer bulamamıştır. İlk sene alınan ve o kadar hukuk dersi içinde ne işe yaradığını kimsenin anlayamadığı iktisat dersinin yanında eğer mevzuat dışı ve saydığımız disiplinlerle ilgili bir ders ihdas edilecekse, bu dersin adının başında mutlaka ‘hukuk’ kelimesi bulunmalıdır. O yüzden hukuk fakültelerinde felsefe okutulmaz ama ‘hukuk felsefesi’ okutulur; sosyoloji yoktur ama ‘hukuk sosyolojisi’ vardır; tarih bilimi ve metodolojisiumrumuzda değildir ama bir ‘hukuk tarihi’ vardır. Hukuk fakültelerine yoğun bir talep olduğu ve daha dün açılmış bir hukuk fakültesinin ilk senesinde üst sıralardan öğrenci kabul ettiğini düşünürsek, uzun yıllardır ‘sözelci’ lise mezunlarımızın en başarılıları ne yazık üniversite öğretimi almamış olmalarına rağmen lisans derecesiyle mezun edilmiş; bu mezunlar hakim savcı olmuş, akademisyen olmuş, siyasetin ve bürokrasinin en önemli noktalarında kendilerine yer bulmuşlardır.

       Hukuki aktörlerin ‘içeriksiz’ bir öğretim almış olması sonucunda, hukuk alanında yaşadığımız sorunlar bizi şaşırtmamalı. Hayret verici olan, hala ‘Eğitim şart!’ diyebiliyor oluşumuz, ki onu da bir komedyene borçluyuz sanırım.

* İfade, Enbiya Suresi 23. ayetten mülhem: O (Allah), ‘yaptığından dolayı sorgulanmaz’...

2 yorum:

  1. Çok güzel bir değerlendirme, ancak bir kaç noktaya katılmadım..öncelikle birinci sınıflara okutulan iktisat dersinin içeriği okutulduğu haliyle sorunludur..ancak dünya düzenini anlama açısından iktisat tarihi ve iktisat yasalarının hukukçular tarafından mutlaka nitelikli bir biçimde okunması gerekir..hukuk felsefesi ve hukuk sosyolojisi konuları ise makalenin yazarı ile daha uzun bir teşriki mesaiyi gerektirecek gibi görünüyor..benim hukuk eğitimine ilişkin esas eleştirim seçimlik ders alanlarının azlığı yönünde..ihtiyaçlarda gözönünde tutulduğunda bu alan çok fazla genişlemelidir...yöntem derslerinin seçimlik olmasıda yazarın itirazlarının bir diğer sonucudur..belki de en yoğun ve zorunlu olarak okutulması gereken bu ders sözü edilen mevzuatçılık engelini aşmak için esaslı bir olanağa dönüşebilir..hukuk mantığı, iletişim teknikleri ve arzu edenler için muhasebe vbg. mesleki derslerinde sistemin içine katılması gerekir..entellektüel birikim oluşturma kişisel sorumluluk alanıdır her meslekte nitelikli olmayı başaranlar ve başaramıyanlar vardır..hukukçunun gerçek etik sorumluluğunun ne olduğunu bilmemesi hali onun insan olarak kendini inşa edişiyle de alakalıdır..sorumluluk bilinçlerinin yükseltilmesi gerekir..bu nedenle de daha çok edebiyat ve felsefe zorunludur..herkesin birbirine benzediği çan sıkıcı topluluklar olmaktan çıkmalıyız..etrafımıza bir bakarım ne kadar az karakter var farkında mıyız..bızı bu noktaya içi boşalmış değer sistemleri soktu..şekilci insafsız ve umursamaz insanlar olarak adaletin dağıtılamıyacağı o kadar açık ki..düşünmek ve düşüncesizlik makbul bir davranış....kitap okumadığı ile övünenlerin olduğu yerde..fazladan seneler bana pek de anlamlı görünmüyor..bir kez varolanın hakkını verelim bakalım..

    YanıtlaSil
  2. Önemi düşünüldüğünde hukuk fakültelerinin 6 yıl eğitim vermesi çok daha uygun olacak gibi görünüyor.

    YanıtlaSil