1 Mayıs 2014 Perşembe

Hukuk Eğitim ve Öğretimine Dair - Sümeyra Özçimen

HUKUK EĞİTİM VE ÖĞRETİMİNE DAİR

Sümeyra Özçimen


       Batı’da geliştirilen ve neredeyse tüm dünyada da uygulanan eğitim sistemi, niteliğe değil, niceliğe; hakikate değil malumata; anlamaya değil bilmeye dayalı. Nasıl daha fazla üretebiliriz/tüketebiliriz/ güç elde edebiliriz? ’in kaygısını güden bir eğitim sistemi, niçin’i ne soruyor ne de sormaya izin veriyor.  Yalnızca kaosa dönüşebilecek enformasyon yığınları sunuyor. Michel Henry bu durumu ‘’insanın insanlığının açıkça imhası’’, ‘’hayatın inkarı’’ ve ‘’yeryüzünün yağmalanması’’ olarak özetler. Böyle bir eğitim sisteminde öğrenci, içine bilgi yerleştirilen makinalar/bilgisayarlar haline dönüşüyor.

   Bu eğitim sisteminde bilgi ile insan arasındaki bağ kopartılmıştır. Bilgi yalnızca gücü elde etmek adına bir araç haline gelmiştir. Güç devşirilebiliyorsa değer vardır. Başka bir ifadeyle, güç elde etmemize yarayan bilgi değerlidir. Bu süreçte insan da nesneleşiyor ve makinalaşıyor. Anlam, insan, ruh, erdem, hikmet, vicdan gibi kavramların üzeri çiziliyor ve yerine tek kelime yazılıyor: ‘’sahip olmak.’’

  Eğitim ve öğretimin birbirinden soyutlanması,  modern dönemin açık bir uygulamasıdır. Bu iki kavram birlikte yürütülmedikçe öznesi insan olamayan ‘’teknikerler’’ yetişmeye devam edecektir. Bu problemin aşılması tamamen insani değerlere verilen önemle ilgili olup çözüm yolu ise öğretmen-öğrenci ilişkisinde yatmaktadır.  Öğrenci ise talebe (talep eden) olmadıktan sonra eğitim ve öğretimin bir manası kalmayacaktır.

  Eğitim üzerindeki problemimizi hukuk üzerinden ele alacak olursak, en temel başlıklar olarak: dil, mantık, felsefe ve hukuk metodolojisini görmekteyiz.

  Öncelikle dil konusunu ele aldığımızda öncelikle ‘’Hangi hukuk sistemini kullanıyoruz?’’ sorusu önem kazanır. Kara Avrupası hukuk sistemini kullanıyoruz ve bu hukuk sisteminin temeli Roma Hukuku’na dayanıyor. Roma Hukuku Latin dili üzerine inşa edilmiş bir hukuk sistemidir. Bu hukuk sistemindeki kurallar Latinceye sıkı sıkıya bağlıdır. Dolayısıyla yapı ve içerik arasındaki ilişkinin yapı kısmını oluşturan bu dili öğrenmeden Kara Avrupası hukukunu anlamak mümkün değildir. Eğer bir toplumun dili öğrenilmeden hukuku öğrenilmeye kalkışılırsa bu hukukun yalnızca papağanlığını yapmaktan öteye geçilemez.

  Bu meselenin diğer bir yönü olarak: Dilleri tarihsel bağlamda ele almalıyız. Çünkü kavramlar, kurallar, kanunlar tarihi vak’alar sonucunda ortaya çıkıyor ve tarihi gerçeklikler taşıyor.

   Mantığın ise hukuk eğitiminde temel konulardan birini teşkil ettiği düşüncesi hukuk usulüne verilmesi gereken önemden kaynaklanıyor. Önem verilmediği müddetçe de üretilmiş bir hukukun ezberini yapmaktan bir adım daha ileri gidilemeyecektir. Hukuk muhtevası, hukuk metodolojisiyle birlikte kavranmalı ve böylece hukuk üretebilecek hakimler yetişmelidir. Bunu sağlayabilecek şey ise mantıktır. Mantık olmadan günümüzde olduğu gibi iki yakın kavramı birbirinden ayırt edemeyen hukukçular yetişecektir.

  Felsefe ise kişilerin anlam’a dair anlama kabiliyetini geliştirir. Dil ve mantıkla birlikte lafız ve anlam idrak edilir. Felsefe ile ise bu müdrikenin derinliğine vakıf olunur.

Bu sayılan temel başlıkların yanısıra  hukuk fakültelerinin sayıca çok olmasına karşılık yetersiz sayıda öğretim üyesi elemanı , hukuk fakültesi öğrenci kontenjanının yüksek tutulmasıyla birlikte kalabalık amfiler ve dolayısıyla birebir öğretmen-öğrenci ilişkisinin kurulamaması veyahutta zor kurulmasıyla birlikte kalitesiz eğitim, bazı dersler için sadece notu ezberleyip geçmenin dersi geçmek için yeterli olması, bazı dersler için sadece kanunu ezberleyip geçmenin dersten geçmek için yeterli olması gibi sorunlar artık kronikleşmiş sorunlardır.

   Ülkemiz özelinde 20.yy da Batının pozitivist felsefesinin ürünü olan kanunlar Türkçe’ye çevrilerek tamamen kopyala-yapıştır yöntemiyle sözde yeni bir hukuk oluşturulmuştur. Bu iktibas yalnızca hukukun değil aynı zamanda koca bir kültürü de entegre etme çabasının ürünüydü.

   Bugün hukuk fakültelerinde diğer fakültelerde olduğu gibi ilkokuldan beri getirilen ezberci sistem yıkılamamaktadır. Hukukun muhakemeye dayanmasından sebep, bu ezberci sistem hukuk için daha büyük problemler oluşturmaktadır. Muhakeme yeteneği gelişmeyen birey, ezbere yönelecek; bu ise onun sınavlarında geçer notlar almasını sağlasa dahi asla gerçek hukuk uygulayıcısı yapamayacaktır. 6 yaşından beri bireydeki araştırma, merak, sebep-sonuç ilişkisi kurma gibi yetileri öldürmeye ve yerine yalnızca kendi sınırlı ve tartışmalı doğrularını öğreten ve bu doğruların da tartışılmasına, sorgulanmasına izin verdirmeyen eğitim sistemi; lisans eğitiminde ne kadar değişirse değişsin çürük altyapısı dolayısıyla doğru bir bina (birey) ortaya çıkamayacaktır. Bu çürük altyapıyı biraz olsun törpülemek adına lise eğitimden sonra 1 yıl süreyle felsefe,sosyoloji,tarih,mantık,edebiyat gibi tüm bölümlerin temelini oluşturan bu alanlar öğrenciye gerçek manasıyla öğretilmeli. Bu yılın ardından öğrenciler seçtikleri bölümlerde okumaya başlamalı. Hukuk özelinde 1.sınıfta hukuk felsefesi, hukuk sosyolojisi, hukuk tarihi ve hukuk başlangıcı gibi derslere büyük önem verilmeli. Burada Roma’da ders kitabı olarak kullanılan Institutiones’ tan bir alıntı yapmayı yerinde görüyorum: “Hukukunun öğretilmesinde en uygun yol, konuları önce açık ve basit bir şekilde (si primo levi ac simplici) açıklamak, sonra da her bir konuyu ayrıntılarıyla ve tam olarak (post deinde diligentissima atque exactissima interpretatione singula) incelemektir. Yok eğer henüz acemi ve bilgisiz olan öğrencinin beynini daha başlangıçta pek çok şeyle doldurmaya (ab initio rudem adhuc et infirmum animum studiosi multitudine ac varietate rerum oneraverimus) kalkarsak, şu iki şeyden biri olur (duorum alterum aut): Ya öğrenci hukuk eğitiminden kaçar (desertorem studiorum); ya da normalde kolay bir yoldan (ad quod leniore via) daha çabuk ulaşabileceği bir noktaya ancak çok büyük bir emekle (cum magno labore eius) ve çoğunlukla da kendine güvenini yitirdikten (saepe etiam cum diffidentia) sonra ulaşır’’. Eğer hukuk başlangıcına, hukuk metodolojisine, mantığa gereken önem gösterilmezse yolun en başında tam oturmayan kavramlarla yola devam etmek imkansız bir hal alır veya 4 yılın sonunda yarım yamalak ve ezbere dayalı bir hukuk bilgisi ortaya çıkar.

   Bunda okunamayan kalınlıkta kitapların öğrenciyi nota sevk etmesinin de etkisi büyüktür. Halbuki ders kitaplarının kalınlığının sebebini oluşturan gereksiz ayrıntılar kitaplarda yer almamalı, bunun yerine temel bilgilere yönelmeli.

  Hukuk  fakültesinde  temel bilgiler öğretildikten sonra öğrenciler kamu hukuku- özel hukuk ayrımında ilgi alanlarına göre daha ayrıntılı bilgi almalı, seçtikleri alanda uzmanlaşmalı. Teorik bilginin yanında pratiğe gereken önem verilmeli. Stajlara hukuk eğitimi sonrası değil, eğitim sırasında başlanmalı. Öğrenciler belli zamanlarda hakimin, savcının ve avukatın yanında staja tabii tutulmalı.

    Bu sorunlar çözülürse Montesquieu’nun tabiriyle hakimler  ‘’sadece kanunu telaffuz eden bir ağız’’ olmaktan kurtulabilirler. 19.yüzyıl pozitivist felsefesinin eseri olan hukuk güvenliğini sağlamak adına hukuk eğitiminden felsefe, tarih, sosyoloji gibi hukuk binasının temeli olan taşlar tekrar yerine konulmuş olur. Böylece hukuk öğrenimi tekniğin alanından çıkarılmış, öğrenciler de birer teknisyen sığlığına indirilmekten kurtulmuş olacaktır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder