1 Nisan 2014 Salı

Derkenar 4 - Umut Koloş


Derkenar 4:
EĞİTİM DEĞİL!
umut.

Ezberci, anlamdan yoksun ve yoksunlaştırıcı, felsefesiz, mânâ kaygısı olmayan, ilgisiz, bireyci…
Genel olarak eğitim dendiğinde ve özelde hukuk eğitiminde, öğrenci cephesinden dile getirilen sıkıntıları böylece özetleyebiliriz.
Ezberci, tüketici, bilinçlenme çabasından yoksun, felsefesiz, mânâ kaygısı olmayan, ilgisiz, bireyci…
Genel olarak eğitim dendiğinde ve özelde hukuk eğitiminde, eğitimci cephesinden dile getirilen sıkıntıları böylece özetleyebiliriz.
Sıkıntılarda bir ortaklaşmayı gözlemlemek zor değil. O hâlde, bu sıkıntılara, onları her iki cephede de ortak kılanın ne olduğuna dair bir izlek üzerinden hareket ederek yaklaşılabilir. Bu izlek ise eğitim kavramının doğasıyla ilgili olmalıdır.
Eğitim kavramı, bana öyle geliyor ki, her daim eğitici öznelere ve eğitilecek nesnelere ihtiyaç duyar. Buradaki ilişki de ister istemez özne ile nesne arasındaki mesafeyle ölçülür hâldedir. Herhangi bir dersliğin mimarisi bu konuda somutlaştırıcı bir işlev görebilir. Derslikte eğitim faaliyetinin öznesi olan “hoca” tüm sınıfın görebileceği bir yerde, merkezdeki bir kürsüde, önünde bir mikrofon ile hitap ederken, eğitim faaliyetinin nesnesi olan “öğrenci”, “hoca”nın görüş ve kontrol alanında, önünde kitabı defteri -cep telefonuyla uğraşmıyorsa tabiî- harıl harıl not alır vaziyettedir ya da arkadaşıyla konuşuyordur -uyumuyorsa tabiî.
Sadece mimari dizayn ve onun sonucu olan yerleşim de göstermeye muktedir ki, özne ile nesne arasında bir mesafe vardır. Bu ideolojik konum alışta özne, nesnelerine olan mesafesiyle tanımlanır.
Özne ve nesne arasındaki ilişkide akan ise, niteliğini sorgulamayı şimdilik bir kenara bırakalım, bilgidir. Özne bilgiye sahip olan, nesne ise bilgiye talip olandır. Konumları gereği özne ile nesne arasında var olan mesafe, bilgi akışının da tek yönlü olması gerektiği gibi bir sonuca ulaşmayı mümkün kılar. Hakikat deyiciler – hakikat alıcılar…
Kestirmeden varılabilecek sonuç, hakikat deyici ile hakikat alıcı arasında aşılması güç bir ayrımın olduğu gerçeğidir. 
Peki, bu sorun neden kaynaklanmaktadır. Salt mimari dizayn ve yerleşimden değil elbette.
Sorun, eğitim denen şeyi ortaya çıkaran kültür sanki.
Bu kültür işine yine iki cepheden yaklaşayım.
İlk olarak, öğrenci cephesinin sıkıntıları...
Sıkıntı olarak dile getirilen ezberci, felsefeden yoksun, anlam kaygısı olmayan, kuru eğitimin ardında yatan, bilim insanı dediklerimizin paylaşım ve dayanışma kültürlerindeki sorun bence. Kürsüye çıkıldığında karşındakiler eğitilecek bir grup insan olarak görülürse, onların da verebilecekleri bir şeyler olduğu akla getirilmediğinde, kitap da okunur kürsüde, ezber de yaptırılır, kendi de anlatılan da fetişleştirilir! Aileden beri tüm yaşam böyle geçer zira. Etrafta her daim bir takım hakikat deyiciler olmuştur. Onlara uyulmuş, büyük adam olunmuş, kürsüde ders anlatır hâle gelinmiştir. Etraftan beklenen de bundan fazlası değildir. Fazlasını isteyen acaba neyin peşindedir? Aklını, sana dayatılan sınırlar içinde "çalıştırman" emrolunmuştur. Bu aklı belirleyen de sen misindir? Belki de, aklın disipline edilmiştir. Belli kodların dışında düşünmek, üretmek, zinhar; kapı dışarı edilmektir. Uyarsın...
İkinci olarak eğitimci cephesinin sıkıntıları...
Öğrenci dediğin, verili olarak, bilmeyendir. Ondan alınacak bir şey yoktur. Öğrenci bencil, çıkarcı ve günü kurtarmaya bakandır. Seninle kurmaya çalıştığı yakınlık, onun menfaatine olduğu içindir. Sınavdan sınava çalışır, derse kanunlar gelmez, kitap okumaz, gündemi takip etmez, fikirsizdir; daha da kötüsü, kaygısızdır. Öğrenci, hayatı boyunca, en yakınındaki dostundan tut hiç tanımadığı milyonlarca akranına kadar hep yarışmıştır. Yarışmaktan ve kazanmaya dönük manevra yapmaktan başka bir kültürü yoktur. Bu yarış da hep sürecektir. O hâlde, onu muhatap almaya gerek yoktur.
Dersini dinle ve çık...
Dersini anlat ve çık...


***
Bunun alternatifi ne olabilir?
“Eğitim şart!” mıdır?
***
Bana kalırsa, eğitim kavramını ve bunun etrafında kendini gösteren mesafeyi toptan tedavülden kaldırmalı. Bu ise özne ile nesne arasındaki mesafe arasında düşünmek dışında bir yolla mümkün görünmüyor. Mesafeyi kaldırmak!
Peki, nasıl olacak?
400 kişilik amfilerde neyin mesafesini kaldıracaksın derler adama.
Bu mesafe niceliksel bir mesafe değildir. Ben bu mesafenin ortadan kaldırılması için alternatif bir kavram öbeği önereceğim: Öğrenim Dayanışması.
En başta eğitim kelimesinden kurtulmak gerekiyor. Eğitim sözcüğüne sözlükte verilen eşanlamlı kelime terbiye. Terbiye tek taraflı bir edim olarak anlaşılır. Terbiye, doğası itibariyle, terbiye edilecek, eksik nesnelere ihtiyaç duymaya sebep olur. Bunun karşısına ise terbiyenin ne demek olduğunu bilen, ona sahip özneler yerleşir. Dolayısıyla, eğitim ve terbiye, ister istemez, özne ve nesne ikilemini ortaya çıkarır.
Öğrenim sözcüğüne sözlükte verilen eşanlamlı kelime ise tahsil. Öğrenim, eğitim ve terbiyeden farklı olarak işteş bir konumda yükselir. Tahsil, bu dayanışma için uygun  ilk adımdır. Buradan dayanışmaya yol açılır. Dayanışma dendiğinde akla gelen, öncelikle bir topluluk hâline gelmektir, ile olmak yani. ile olan’lar arasındaki kaygı, duygu, düşünce ve  pratik birliğidir ile olmak*.
ile olmak, özne – nesne ayrımını ortadan kaldırmak için kuvvetli bir payanda sağlayabilir. Burada özneden ya da nesneden değil, karşılıklı bir öğrenme ilişkisinden söz edilme imkânı ortaya çıkar hem de. Eğitimin öznesi olan “hoca” ile nesnesi olan “öğrenci”, ile olarak yani “bir” olarak birbirlerine karışabilir. Burada konum alışlar arası bir fark olduğu ise aşikârdır. Olması gereken’i düşündüğümüzde, “hoca”, ile oluş’un gönüllü inisiyatif alan, kolaylaştırıcı cüz’ü iken “öğrenci”, ile oluş’un gönüllü taliplisidir. Ancak her iki unsur da tek yönlü olmayan bir akışın parçaları olmaya adaydırlar.
Bu yaklaşım, eğitim kavramına bir sorgulama getirdiği ölçüde, yelpazeyi genişletirsek, eğitim kurumu kavramına da yansıtılabilir. Eğitim değillenmekle, eğitim kurumları da değillenebilir. Bilginin hapsedildiği ve tek tipleştirildiği bir kurum olarak üniversiteler ve genel olarak okullar, ve bunların illet-i gaiyeleri sorun edilebilir. Öğrenim eğitim değilse, öğrenim yeri de üniversite yani okul olmak zorunda değildir, denilebilir.

              Konunun teknik detayları yahut ile oluş'un sınırları meselesi ayrıca düşünülebilir. Ancak maharet, bu detaylara takılmakta değil, sanırım, ile oluş kültürünü oturtmaktadır.


* ile olmak için, önce, ile olacak bir birey olmak gerekir. Birey olmak'la ilgili olarak, Erdal Atabek'in blog'daki  yazısına bakılmasını öneririm.

3 yorum:

  1. Eğitim Değil başlığı, yazının özünü ve duygusunu çok etkili ve tam olarak yansıtıyor.
    Genel olarak eğitim dendiğinde öğrenci cephesinden sıkıntılara tamamıyla katılmakta birlikte; ek olarak bize aktarılanları sınav odaklı, kısa süreli öğrenme odaklı olarak görürüz ve bunun sonucu uygulamaya geldiğinde neyin nerede nasıl kullanılacağını ne bilir ne anımsarız. Çünkü kültür ve sistem olarak hafızada kısa süreli tutup sınavlar bittikten sonra hafızadan silme alışkanlığımız vardır.
    Araştırmaya küs ve bu konuda okumaya üşengeç bir nesil yetişir. Çoğu kez anlamını sorgulamadan ezbere bilgilerle yorum yaparız hatta öyle de konuyu öğreniriz (sanarız). Öğrenmek, öğrenim ve eğitim kavramlarını sadece ders odaklı düşündüğümüzde nesne ile özne arasındaki mesafenin aşılması da pek kolay olmaz çünkü öznelerin gözünde buna değer görünmeyiz. Bu konuda tespitler çok yerinde.
    Özne ile nesne arasındaki mesafe konusunda mimari somutlaştırması muazzam bir örnek hiç verilmemiş bir örnek. Mimariden başlayan bu mesafe pek çok konuda içimize işlenen bir durumdur. Öznelere sürekli olarak bilgiye sahip olarak bakılması ve tek yönlü bir bilgi akışının olması mesafeyi fazlasıyla arttırır. Sokrates’in “Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir” düşüncesi örnek olabilir. Özne de nesne de her daim bilgiye açık olmalıdır. Dayanışmayı arttırmak adına bilgi akışı karşılıklı olmalı.
    Paylaşım ve dayanışma kültürü pek çok konuda olmadığı gibi eğitime de işleyememiştir.
    Öznenin bilgileri yükleyip, eğitilecek grubun da bilgileri anlamadan sorgulamadan ezber yaparak hafızaya alması ile sözde eğitim tamamlanmış olur.
    Özne ve nesnelerin birbirlerini paylaşım ve dayanışmayı arttıracak birer grup olarak görmesi çok etkili bir çözüm olacaktır.
    Aklını ancak sana dayatılan sınırlar içinde çalıştırman emrolunmuştur ifadesi tam olarak da günümüz yaşayışını anlatır. Nesne ve özne tarafında ortak bir nokta olarak görüyorum. Sadece kendi alanıyla, hatta sadece kendi düşüncesine yakın kişilerle ve aynı şekilde sadece kendi alanıyla ilgili kitap dergi haber vb. bilgi kaynaklarına ulaşan bir zihniyet için bu mesafe değişimi zor olacaktır. Kaldı ki hukuk fakültesine indirgersek ders dağılacak diye tartışmaya açık konuları sadece söyleyip geçen ve tartışmaya gerek yok bu böyle diyen öznelerle, kolaycılığa ezberciliğe alışmış nesnelerin bu yargılarını değiştirmeleri gerekir.
    Öznelerin; nesneler için onlardan da bir şeyler alınabileceği gerçeğini kabul edip bu dayanışma kültürünü geliştirmeleri gerekir. Taraflar için bu kavramların anlamları anlaşılmadığı sürece mesafe artmaya mahkûmdur. Bunun için oluşturulan bloglar, nesnelerin yazı yazmaya teşvik edilmesi ve çeşitli çalışmalarla nesne ve öznenin ile oluş kültürünü oturtmaya çalışmaları gerekir. Karşılıklı öğrenme ilişkisinin kesinlikle dayanışmaya çok büyük katkısı olacaktır.
    ''ile oluş'' ifadesi yazıda en etkili bulduğum nokta çünkü her şeyin temeli bu kanaatimce.

    YanıtlaSil
  2. endüstriyel ve merkezi eğitim zaten rendelenmiş, bütünlüksüz nesneler üretir. aslında eğitimin tezahür ettiği bir yerde, yani bilen özne/eğitimci/öğretmen ile bilecek olan/nesne/öğrenci dikotomisinin üretildiği ve yeniden üretildiği bir süreç bu. ne var ki, sizin de yazıda serdettiğiniz gibi işteş bir ilişki örüntüsü kurulabilmeli. "ile varoluş" bu işteşliği kuracak, merkezden çevreye akmakta olan tek yanlı/yönlü merkezi eğitim modelini kıracaktır. burada "talebe" olabilmek bana öyle geliyor ki çok daha mühim.zira talebe talep eden, talip olan değil midir? hal böyle vuku bulunca da talebe konumu talebeyi talep ettiği için daha değerli bir konumlanma oluyor. ancak öğrenci her daim merkezi eğitim rejimine maruz kalan, endoktrinize olandır, gölge fenomendir. muktedir olanın iktidar ettiği bir av sahası ve de avdır.eğitimin o eğmek-bükmekten sudur eden yüzsüzlüğüne karşı yeni bir terminoloji gelişmeli: paylaşan olabilmeli,öğretim değil; öğreşme demeli sanki.zira öğretenin öğrettiğinden öğrendiği ve öğrenilmesi gerekenleri yok mudur? işte bilen özne ve bildirilen/haddi bildirilen/dizayn edilen nesne ikiciliğine yaslanan bu formasyondan müesses ahval ve şeraitte bedeni yontulmuş,cilalanmış düzayak bir marangoz ürünü, cilalanmış ; ama cilası cılız tırnak hareketleriyle kazınıp mat gerçekliği sırıtan mobilya insanlar üretilir.hürmetlerle..

    YanıtlaSil
  3. Bu yazıyı okurken yazarın geçtiğimiz yıl derslerde sarf ettiği bir söz aklıma geldi: “ Gerçekten Türkiye`in en seçkin öğrencilerinden bilgi alışverişi sağlamak bizim açımızdan büyük bir kazanç!”
    Her ne kadar birey olarak eğitim kademesinin her bölümünden sadece birer okul ( bir ilköğretim, bir lise, halen bir üniversite) okuyup değerlendirmemi buna göre yapsam da değerli öğretmenlerimin ve değerli bizlerin hiç de o konumda olmadığını, her zaman karşılıklı bilgi paylaşımında bulunan ve öğretmek adına yüreğine koyan öğretmenler ile bir şeylerin öğrenmenin büyüsüne kapılıp her zaman daha fazlasını “talep” eden öğrencilerin bir araya geldikleri bir ortam olmuştu sınıf. Belki bu konuda şanslı olduğumu ve çoğu okulun böyle olmadığını söyleyebilirsiniz lakin ülkemizin bu “öğrenme” potansiyelinin farkına varmadan öğrenciyi ya da öğretmeni değerlendirmek çok da adil olmasa gerek.
    Mimari tarz ise özellikle üniversite denince akla gelen ( ilk akla gelen değil sadece akla gelen  ) “Amfi 1” Roma filmlerindeki Senatoyu simgeleyen adeta bir demokrasi yuvası andırmakta. Hatta derslerde söz aldığımda ileri gidip kendimi ünlü hatip Cicero gibi hissetmeme neden olan bu ortamın Özgürlük (özgürce söz alabilme ve bilginin serbestçe dolaşabildiği ) ile Eşitlik (herkesin söz alabilmesi) kavramlarını barındırdığı bir Demokrasi Şöleni olduğunu her ders iliklerimde hissetmekteyim.
    Öğretmen ise bilgiyi salt aktaran olmaktan ziyade bu grubun adeta örnek birer lideri gibi davranarak tüm sınıfın anlayabileceği sadelik ve durulukta geleceğin “Adalet Koyucularını” ( bu kavramı da ben buldum muhtemelen sağlayıcı değil koyucu dememden dolayı eleştirilecek) yetiştirmektedir.

    YanıtlaSil