1 Nisan 2014 Salı

Birey Olmak ya da Olmamak - Erdal Atabek



BİREY OLMAK YA DA OLMAMAK…*


Erdal Atabek





          ‘Birey olmak’ dendiği zaman toplumumuzda genel olarak anlaşılan ‘bencil olmak’, ‘yalnız kendisi için yaşamak’tır. Bu yanıyla da ‘birey olmak’ dendiği zaman aile değerlerini benimsememek, aileye bağlı olmamak, toplumunu önemsememek, toplumu için yapılacak işlere yakınlık duymamak çağrışımları yapar. Oysa ‘birey olmak’ bunlarla ilişkili olmayan önemli bir gelişimin açıklanmasıdır. Aslında kişinin ‘birey olmaması’ toplumun aile gibi, eğitim kurumları gibi toplumsal kurumlarının bireye yansıttığı bir engellemedir. Onun için de çocuklara karşı davranışlarımızda bu olguyu bilerek hareket etmemizin önemi büyüktür.


‘Birey olmak’; Kendinin farkında olmak, kendi değerlerinin bilincinde olmak, olumlu ve olumsuz yanlarını, davranışlarını değerlendirebilmek, çevresi ile ilişkilerinde kendi varlığını duyumsamak, kararlarında kendisi için önemli yanlarını görerek bağımsız olabilmek, davranışlarında kendi değerlerinin eksenini yakalayabilmek, kendi haklarını bilmek, benimsemek, koruyabilmek, başkalarının haklarına da kendi hakları gibi bakabilmek, kendi durumuna nesnel (objektif) bakabilmek, yanlışlarını kabul edebilmek, sorumluluk alabilmek, aldığı sorumluluğu taşıyabilmek, çevresiyle ilişkilerine doğru mesafeler koyabilmek, başkalarıyla ortak çalışmalarda yapıcı bir verimliliği paylaşabilmek, başkasını taşımamayı, kendini de başkasına taşıtmamayı başarmak, nesnellikle özeleştiri yapabilmek, kendini kontrol edebilmek, demektir.

‘Bencil olmak’; Sadece ya da daha çoğuyla kendisi ya da kendi çıkarı için yaşamak insanları, olayları, dünyayı, hayatı kendi çıkarlarına açık avantaj sağlayarak görmek, kendi çıkarı için başkasının haklarını almaktan çekinmemek, kendini denetlememek, kendini eleştirmemek, kendi varlığını, yetilerini, işlevini başkalarından üstün görmek, olumlu yanlarını abartmak, olumsuz yanlarını görmemek, sadece kendi haklarını görüp başkalarının haklarını kabul etmemek, yanlışlarını kabul etmemek için başkalarını suçlamak, sorumluluk aldığı zaman çok abartmak ama sorumluluğu olabildiğince başkalarına taşıtmak, sonuç olumlu olursa sahip çıkmak, olumsuz olursa başkalarını suçlamak, çevresiyle ilişkilerine sadece çıkarla ilgili bakmak, başkalarıyla ortak çalışmalarında hep ‘çıkarcı ve kullanıcı’ bir tavrın içine girmek, bu kabul edilmeyince işbirliği yapmayarak suçlayıcı tavırlar takınmak, olabildiğince kendisini taşıtmak ama hep başkalarını taşıdığını söylemek, özeleştiri yapmamak, kendini kontrol etmekten kaçınmak, demektir.

‘Birey olmamak’; ‘Birey olmak’ bölümündeki ‘olmak, bilmek, yapmak’ edimlerinin yerine ‘olmamak, bilmemek, yapmamak’ olumsuzluklarını koyduğumuz zaman karşımıza çıkan kişiliktir.

Kuşkusuz, insan ‘kendi değerini’, ‘varlığını’, ‘kendi yararlılığını’, duyumsamadan yaşayamayacağı için de ‘birey olamayan kişi’ bunların hep başkaları tarafından ‘onaylanması’nı bekleyecek, onun için çalışacak, onun için çaba harcayacak, onun için yaşayacaktır. ‘Birey olamamış kişi’, başkasına ya da başkalarına bağımlı kişidir. Onun rahat olabilmesi ‘bağımlı olacağı birini bulması’na bağlıdır.

Bağımlı olacağı kişi de ‘baba’, ’anne’, ’çocuk’, ’öğretmen’, ’arkadaş’, ’politik lider’, ’örgüt şefi’, ’din büyüğü’, ’ünlü bir kişi’ vb. olabilir. Burada önemli olan, bağımlı olunan kişiliğin gücü değil, bağımlı olarak rahat eden kişinin psikolojik gereksinmesidir. O kişilerin gücünü de bu bağımlılığı arayan kişilerin davranışı yaratır. Sadece somut kişilere değil, soyut kavramlara da bağımlılık gelişebilir. Bağımlı olarak rahat eden ‘birey olamamış kişi’, ‘devlet’ gibi, ‘tanrı’ gibi ‘kavram-güç’le de bağımlı olabilir. Bu ‘kavram-güç’lerin kusursuzluğunu kabul ederek bir yandan kendi eksikliklerine ‘kabul edilebilir’ bir neden bulmuş olur, öte yandan kendisinin karar vermesi gibi bir zorunluluktan kurtulur.

‘Birey olmak’, aslında zor bir süreçtir. Karar vermek, bunun içinde seçenekleri görebilmek, bunlar arasında doğruyu bulmak, doğru bulduğu yolda yürümek, bunun sorumluluğunu almak, sonucuna katlanmak; hemen her aşamada, her olayda yeniden bu süreci çalıştırmak önemli bir çaba gerektirir.

Oysa, ’birey olmamak’ ya da ‘bağımlı kişi olmak’, karar verme hakkını başkasına devrederek kolay yaşama yolunu seçer. Bu durumda her şey hakkında karar ‘bağımlı olunan kişi ya da kurum’ tarafından verilir. ‘Bağımlı kişi’ yapacağı her şey için kendisi yerine karar verecek kişi ya da kurumun kararını bekler, yaptığı işlerden duyacağı mutluluk da ‘o’ kişi ya da kurumun ‘onayı, beğenisi’dir.

Görülüyor ki ‘birey olmak’, ’birey olmamak’, ‘bencil olmak’ doğru tanımlanması gereken kişilik durumlarıdır. ‘Birey olmak’ ile ‘bencil olmak’ kavramlarını birbirine karıştırmak, özdeş sanmak ise bilgi eksikliğini de aşan büyük bir yanlıştır. Bu yanlış, toplumumuzun gelişmemesi açısından büyük bir önem taşımaktadır. Çünkü 21. Yüzyıl aynı zamanda ‘birey olmanın yüzyılı’ olacaktır. Bu yüzyılın ‘yetkin birey’leri arasında ‘bağımlı kişi’lerin oluşturduğu toplumlar gerikalmışlık çemberlerini kırma şansını büsbütün kaçıracaklardır.

‘Birey olma’nın karşısına ‘toplumcu olma’yı çıkarmak ise konuyu hiç kavramamış olmaktan kaynaklanmaktadır. Çünkü, ‘birey olmadan toplumcu olmak’ geçmişteki pek çok örgütlenmede görüldüğü gibi ‘toplumcu olmak’ değil, ‘bağımlı olmak’tır. ‘Toplumcu olmak’ ya da kendi çıkarını toplumun çıkarıyla bütünleştirmek, kendi yaşama mücadelesini toplumun yaşama mücadelesiyle bütünleştirmek, öncelikle bir ‘bilinç sorunu’dur. Bu konuya bilinç açısından değil de ‘birarada olmak’ diye bakıldığı zaman ortalıkta kalabalıklar görülür ama gerçekte onları birbirine bağlaması gereken ‘bilinç ortaklığı’ yoktur. Onun için de böyle topluluklar bir akışa sürüklenmedir, ‘Çekirdek güç’ karar veremediği zaman ya da önemli bir engelle karşılaştığı zaman o kalabalık dağılır, kişiler ya bunalıma düşer ya da kendi bağımlılıklarına ‘yeni bir güç kaynağı’ arayıp bulurlar. ‘Birey olmak’, aynı zamanda bilinçle sosyal sorumluluk alabilmeyi sağlar. ‘Birey olmayan kişilik’lerin sosyal sorumluluk alabilmeleri ancak bağlanabilecekleri bir ‘güç kaynağı’ bulmalarıyla olur. Bu da bizim toplumumuzdaki örgütlenmelerin neden ‘birey’lerden değil de ‘güç kaynakları’ndan geldiğini açıklar.

Toplumsal Anlayışımız ‘Birey’ Yaratmıyor…

            Toplumsal anlayışımız ‘birey’ yaratmıyor. ‘Birey’ yetiştirmiyoruz, ‘birey’ eğitmiyoruz, ‘birey’e olumlu bakmıyoruz, ‘birey’i yaşatmıyoruz.

            Aile ‘birey’ istemiyor, çocuğunu ‘ailenin bir parçası’ olarak görmek istiyor.

Eğitim kurumlarımız ‘birey’ yetiştirmiyor. Öğrenciyi bildik öğretinin alışılmış bir parçası olarak yetiştiriyor.

İşyeri alışkanlıkları ‘birey’ istemiyor. İstediği, makinenin sessiz, sadık bir parçası olandır.

Toplumsal hayat ‘birey’i kabul etmiyor. ‘Farklı olan’ı, ‘ayrı olan’ı, ‘bildiğinden başka olan’ı içine almıyor, hoşgörmüyor, dışlıyor.

Toplumsal anlayışımızın ‘birey’le ilgili bir geçmişi olmamış,’birey’le ilgili tarihi yok, kültürü yok, birikimi yok. Toplumun geçmişinde ‘imparatorluk kült’ü var, o da elbette birey yaratmıyor, ‘Padişah’ın kullarını’ yaratıyor. Toplumda güçlü bir din kültürü yaşıyor. Din de birey yaratmıyor, ‘Allah’ın kulu’nu yaratıyor. Cumhuriyetle birlikte bütün bunların değişmesi bekleniyor. Atatürk ‘fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür’ gençliğe işaret ediyor. Ama zorunlu koşulların getirdiği ‘devlet’ bu kez de bir ‘kavram güç’ oluşturuyor. Güçlü bir ‘devlet’ ideolojisi, bununla birlikte güçlü bir ‘millet’ ideali ‘birey olmak’ yerine ‘devlete sadık vatandaş’ kimliğini oluşturuyor.

Tarihimizin her aşamasında koşullar değişiyor ama baskın bir ‘toplumsal kimlik’, ‘birey kimliği’ni silikleştiriyor, önemsizleştiriyor.

Birey kimliğinin değer kazanması her zaman ‘toplumsal  kimlik’ değeri ile olabiliyor. Bu, geçmişte ‘saraya yakın olmak’tır, daha sonra ‘devlet görevlisi olmak’tır, ‘vatanına hizmet etmek’tir, günümüzde değişerek ‘Amerika’da buluş yapan doktor olmak’ ya da ‘iş alanında parlayan zengin olmak’ oluyor.

Bugün de ‘birey değeri’ bilinmiyor, kabul edilmiyor, ‘kişinin birey olarak değeri’ değil, etiketi, kartviziti, statüsü, başarısı, zenginleşmesi toplumsal değer skalasını oluşturuyor. Bunlar da topluma ‘yükselen değerler’ olarak sunuluyor. Oysa ‘birey olmak’ gene söz konusu değildir. Değişen toplumsal değer skalasında yer alan ‘değer alanları’nın değişmiş olmasıdır. Geçmişin ‘Padişah’a, ‘din emirleri’ne bağımlı olanların sonradan ‘deblet-millet’ değerleriyle ölçülmesi, günümüzde de bunların yerini ‘şöhret ve para bağımlılığı’nın almasıdır.

‘Birey olmak’ dün de yoktu, bugün de yoktur.

Yarın olacağına ilişkin belirtiler de çok zayıftır.

Oysa 21. Yüzyıl ‘birey’lerin başarısına açık bir yüzyıl olacaktır. Çünkü, önümüzdeki yüzyılın en büyük güç kaynağı olan ‘bilgi’, ancak ‘yetkin birey’ler tarafından üretilecek, kullanılacak, ekonominin de, örgütlenmenin de, her alanda etkin olmanın da motor gücünü oluşturacaktır.

Bunu bugünden görmemek geleceğin arkasından bakıp da bakıp kalmak anlamına gelecektir.

Birey ve Çağın Toplumu...

Çağdaş toplumu ‘birey olan’lar oluşturacaktır.

‘Kendi değerini yaratan insanlar’, toplumsal değerleri de oluşturacak, o değerleri de koruyacaklardır.

‘Kendi haklarını bilen insanlar’ o hakların değerlerini bilecek, başkalarının haklarına da sahip çıkmayı görevleri bileceklerdir.

‘Birey bilinciyle yetişmiş insanlar’ toplumsal örgütlenmenin önemini kavrayacak, örgütlenmenin gerçek anlamda güçleri birleştirmek olacağını bilerek toplumsal dokuyu güçlendireceklerdir.

‘Birey olabilenler’ üretici, yaratıcı olacaklardır; ürettiklerini, yarattıklarını koruyabileceklerdir.

Gerçek anlamda toplumsal iletişimi kurabilmek için, aile içinde dengeli ilişkiler kurabilmek için, toplum içinde doğru yerde varolabilmek için, dünya ölçeğinde düşünebilmek için ‘birey olmak’ gerekli olacaktır.

‘Birey olanlar’ toplumda demokrasinin, insan haklarının, adaletin, barışın savunucuları olacaktır.

Geleceğin toplumları içinde hangisi daha çok ‘bilinçli birey’ yetişitirebilirse onlar ‘çağın toplumları’ olabilecek, geri kalanlar ‘bencil’ insanların doyumsuzluğu, ‘bağımlı insan’ların kendilerine bulacakları’güç kaynakları’nın peşinden oraya buraya koşmalarıyla oyalanacaklar, gelişmiş toplumların onlara verdikleri rollerle yetineceklerdir.

Bağımsızlık da, özgürlük de, gelişmişlik de, uygarlık da insanlarını ‘birey olarak’ yetiştirebilen toplumların hakkı olacaktır.

İnsan Mülkiyeti…

‘Çocuklarınıza sahip olunuz’…

Böyle bir sözün yadırganacak yanı yoktur. Bu söz, ‘onlarla ilgileniniz’, ‘onları yalnız bırakmayınız’ anlamında kullanılır, toplum tarafından olumlanır. Dilimizde ‘kendi çocuklarımızla ilgili sözcükler’ de ‘oğlum’, ‘kızım’ gibi ‘sahip olma’yı belirten sözlerdir. Bu sözleri pek de bilincinde olarak söylediğimiz düşünülemez ama davranışlarımıza baktığımız zaman ‘gerçek bir sahip olma’nın izdüşümünü görürüz.

Çocuklarımız, nüfus kağıtlarıyla tapusunu aldığımız bir ‘gayrimenkul’un (taşınmaz mal’ın) zimmetimize yazıldığı gibi ‘bizim malımız’ sayılır. Hem de ‘çok değerli bir taşınır (menkul) malımız’. Adının biz koyarız, soyadını biz veririz, dinini biz belirleriz, nüfusunun kayıtlı olduğu yer, bizim kaydımızın olduğu yerdir. Artık ‘ailemizin içinde hiç değişmeyecek bir yeri’ olacaktır. ‘Aile’, hayatımız boyunca içinde olacağımız belki de tek sosyal kurumdur. Aile’den emekli olamazsınız, ‘istifa edemezsiniz’, ‘değiştiremezsiniz’. Adınızı, soyadınızı, istiyorsanız dininizi değiştirebilirsiniz ama ailenizi değiştiremezsiniz. İşinizden emekli olabilirsiniz, istifa edebilirsiniz, işyerinizi değiştirebilirsiniz ama ‘ailenizi değiştiremezsiniz’.

İnsanlar da aile mülkiyetinin birer parçasıdır.

‘İnsan mülkiyeti’ kölelik dönemiyle birlikte ortadan kalmamıştır, aile içinde devam etmektedir.

Erich Fromm, ‘Sahip Olmak Ya Da Olmak’ adlı yapıtında açıklıyor:
‘…Ama asıl haz, maddesel malları değil, canlı varlıkları mülkiyet altına almaktan doğar. Ataerkil toplumlarda en fakir adam bile, en azından karısının, çocuklarının ve hayvanlarının mülkiyetini elinde tutar, kendisini onların mjutlak efendisi olarak görürdü. Olabildiğince çok çocuk doğurulması, insan mülkiyetine sahip olmanınve çalışmak zorunda olmadan "sermaye birikimi" yaratmanın tek yoluydu. Bütün yükü kadının taşımasıgerektiği düşünülecek olursa, ataerkil toplumlarda çocuk dünyaya getirme olayının, belli bir aşamadan sonra, kadının sömürülmesine yol açtığını rahatlıkla ileri sürebiliriz. Anneler ise kendi açılarından, küçük oldukları sürece, çocukları üzerinde egemenlik kurmaya çalışarak, bir denge arayışı içine girmişlerdi. Böylece ortaya garip bir kısır döngü çıkmaktaydı. Sömürülen kadın çocuklarını sömürmekte, büyüyen çocuklar ise babaları ile birlikte bu kez yine kadına egemen olmaktaydılar.’

‘İnsan mülkiyeti’, aile dışına da taşmaktadır. Fromm, aynı yapıtında bu durumu da şöyle açıklar:

‘Günümüzde kişi, ilişkide olduğu insanlara karşı da sahip olma eğilimiyle doludur. Doktordan, dişçiden, avukattan ve işçiden bahsederken, "benim doktorum", "benim dişçim" ve "benim işçim" demektedir. İnsanın dışında eşyalar, hatta duyugulardan konuşulurken bile, onlar da bir mülkiyet kapsamı içinde anlatılırlar. "Benim hastalığım", "benim ameliyatım", "benim ilaçlarım" derken, kişilerin yaşadıkları olayları sahip oldukları şeylermiş gibi ele aldıkları bellidir. Böyle kişilerin sağlıklarındaki bir bozulmayı, ellerindeki hisse senetleri değerinden yitirmiş gibi algılayıp, öyle değerlendireceklerine de kuşku yoktur’.

Dilimizdeki’ilgilenmek’, ‘sıkıntılarını paylaşmak’ kavramlarını anlatan deyişler de ‘sahip çıkmak’, ‘’sahip olmak’tır. Kadın ‘hayatımda bana sahip çıkan bir erkeğim olmadı’ diye yakınır. Çocuklarıyla ilgilenmek, ‘çocuklarına sahip çıkmak’ diye tanımlanır.

Bu davranışın kökeni, insanlık tarihinin derinliklerine kadar uzanır. İnsanlık tarihinin geçmiş dönemlerinde, erkekler evin dışında ailenin beslenmesi için çalışırken, kadınlar da evdeki işlerle uğraşırlardı. Erkeğin yaptığı işlerdeki hayvanlar, aletler erkeğin, ev içindeki eşyalar da kadının malı sayılırdı. Anaerkil (ananın egemen olduğu) bir toplumsal düzende, çocukların anaların mirasçısıydı. Babanın mirası, kendi kardeşlerine, onların çocuklarına kalırdı. Servetlerin artışı, erkeğin elindeki servetin önemli ölçüde artışı, ‘bu mirasın erkek ve kadının ortak çocuklarına’ kalması isteğini uyandırdı. Böylece, kadın tarafından hesaplanan soy-zinciri ve analık miras hukuku kaldırıldı, yerine erkek tarafından hesaplanan soy-zinciri ve babalık miras hukuku kuruldu. Bu değişiklik, kadınların kocalarının mirasını çocuklarına bıraktırmak isteğinden doğmuştur. Resmi evlilik de miras hakkının kime kalacağının belirlenmesi için yapılan yasal işlemdir. Çocuğun babası konusundaki tartışmaları kesmek için Napolyon yasası, 312. maddeyi getirmiştir: ‘- Evlilik sırasında gebe kalınan çocuğun babası, kocadır.’ (Geniş bilgi için, F. Engels’in, ‘Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni’ adlı  yapıtına bakınız.)

Babanın mirası ya da ailenin mirası artık sadece ‘para ve malvarlığı’ değildir. Baba işinin devamı aile şirketinin yönetiminin devralınması, baba mesleğinin sürdürülmesi, soyadının devamı, aile şerefinin korunması da ‘çocuklara kalan miras’ın içindedir. Çocukların eğitimi, çalışması, kiminle (ya da hangi nitelikteki kişilerle) evleneceği, nerede nasıl yaşayacağı atık bu ‘miras hakkı’nın verdiği yetkiyle baba ya da aile tarafından belirlenecektir.

Anneler babalar, çocuklarının sadece hukuksal değil, gerçek hayatta da ‘sahibidir’. Okula götürdükleri çocuklarını, öğretmene ‘eti senin kemiği benim’ diye teslim edebilmektedirler. (Öğretmen çocuğun etini morartabilir ama kemiğini kırmamalıdır, o ailenin hakkıdır.)

Bugün toplumumuz ‘aileleri tarafından seçilen’ yüksek öğrenim dallarında bocalayan, acı çeken, isteksizce gidip gelmek zorunda kalan üniversite öğrencileriyle doludur. ‘Ailenin prestij beklentisi’ için istemediği bölümleri seçmeye zorlanan, kimi zaman ‘sevgi baskısı’yla buna zorlanan genç insanlar, ‘insan mülkiyeti’nin acılarını yaşamaktadır. Gençlerin birbirleriyle tanışıp, anlaşıp evlenmek istemeleri de iki taraftaki ailelerin ‘denklik, çıkarlar, kendi avantajlarını koruma, karşı taraftan daha kârlı çıkma, prestijlerini koruma, prestij kazanma’ hesaplarıyla karışmakta, ev eşyalarının bile, parasının ödenmesi karşılığında kendi isteklerinin dışında seçilmesini seyretmektedirler.

‘İnsan mülkiyeti’, böylesine güçlü biçimde yaşamaktadır. Toplumsal tarihten devraldığımız bu mirasın bugün de böyle güçlü biçimde yaşaması, bugünkü davranışlarımızın önemli bir kökenidir. Bu mirası reddetmek de sanıldığından daha güçtür.


Ama yapılması gereken de tam da budur. ‘İnsan mülkiyeti’nin bize devreden tarihsel mirası reddetmemiz gerekiyor. Ne sahipliğimizi kimseye vermeliyiz, ne de kimsenin sahipliğini üstlenmeliyiz. Kendi çocuklarımıza yapabileceğimiz ‘en büyük iyilik’, onların sahibi olmak değil, ‘onların kendi sahibi olmasına’ bilinçle yardımcı olmaktır. 


* Yazı, 
Erdal Atabek, Çocuklar Büyükler ve Tavşanlar, İstanbul, Altın Kitaplar Yayınevi, 1994 
künyeli kitabın s.74-80; s.196-200 sayfa aralıklarındaki kısımlarının, yazarından alınan izinle, buraya aktarılması ile yayınlanmaktadır.

3 yorum:

  1. Biz kendimiz birey olmanın sorumluluğuna talip miyiz..arada kaynayıp kaybolmanın hazır sloganlarla düşünmenin suçu başkalarına ve durumlara atmanın dayanılmaz hafifliği hepimizi baştan çıkarmıyor mu....

    YanıtlaSil
  2. Anne babasından doğmaya çalışan yetişkin bir çocuk olarak yazınızı "yine mi karşıma çıktı" diye okudum..Çocuk yetişkin anne babaların, doğmanın sorumluluğunu alamayan çocuklarıyız, ben'i bilmeyen sen'i ayıramayan ve kabul etmeyen, "tek tip" olmanın makbul olduğu bir toplumda, doğmak çok sancılı...
    Bir çocuğa daha acıkmadan yemek yedirmenin "senin hayatına büyüyünce de karışırım" mesajı taşıdığını okumuştum geçenlerde ve ülkemizin ergen bir toplum olduğunu..yazdıklarınız okuduklarımla çok denk düştü kıvılcımlar oldu. elinize sağlık.

    YanıtlaSil
  3. Mükemmel tespit, mükemmel analiz ve mükemmel bir çözüm. Geriye bana da gereksiz bir yorum yapmak kalıyor. Gerek yok…

    YanıtlaSil