1 Mart 2014 Cumartesi

Hukuk, Politika, Marksizm: Hukuk Üzerine Teorik Bir Çalışma İçin Ayrım Halkaları - Vedat Aytaç



Hukuk, Politika, Marksizm: Hukuk Üzerine Teorik Bir Çalışma İçin Ayrım Halkaları*

Vedat Aytaç


Hukuku ve toplumu, bilme’nin konusu yapmayı düşünen bir çalışma, önce bir ‘bilgi teorisi’nin felsefe nesneleri ile karşılaşır: Özne, nesne, özgürlük, irade, birey vb. Bunlar “egemen burjuva klasik felsefesinin temel taşlarıdır” ve bu alan, Althusser’in deyimiyle, başka bir bilim felsefesine (epistemoloji) sahip olması gereken Marksistler için başa çıkılması gereken tuzaklarla doludur. Ete kemiğe bürünmüş bir fani olan Marksizmin kurucusunun da, hiç değilse başlangıçta (Bazı Marksistlere göre daha sonra da) söz konusu felsefe nesneleri ile uğraştığı biliniyor ama, onu Marksizmin kurucusu yapan şey, sözünü edeceğimiz tarih felsefelerinden kopuşu sağlayan şeydir: Epistemolojik Kopuş.Althusser, Marx’taki kavramlarda yer değiştirmeyi ısrarla vurguladı:

Tarih felsefelerinin insandan, iktisadi özneden, gereksinimden, gereksinimin dizgesinden, uygar toplumdan, yabancılaşmadan, hırsızlıktan, haksızlıktan, tinden, özgürlükten söz ettikleri yerde –hatta ‘toplum’dan söz ettikleri yerde– Marx, üretim biçiminden, üretici güçlerden, üretim ilişkilerinden, toplumsal kuruluştan, altyapıdan, üstyapıdan, ideolojilerden, sınıflardan, sınıf savaşımından, vb. söz etmeye koyuldu. Bundan Marksist kavramlar dizgesiyle Marksizm-öncesi kavramlar dizgesi arasında (hatta klasik siyasi-iktisat olgusunda bile) süreklilik ilişkisi bulunmadığı sonucunu çıkardık.[1]

Althusser’in vurgusunun, toplumsalın herhangi bir veçhesini “nesne” edinen her teorik çalışmada, günümüz Marksistleri için elverişli olmaya devam ettiğini iddia edeceğiz. Tarih felsefelerinin felsefe nesnelerini[2] ileri sürerek, karşımıza çıktığı her yerde, bilgi nesnelerinden bahsedeceğiz.

Marksizmin sorunlu alanları olduğunun farkındayız. Marksizmin krizi yeni bir olgu değil. Yıllar öncesinden Batı Marksizmi tarafından ilan edildi.[3]Ekim devrimi ardından yaşanan tarihsel pratik, politik Marksizmin okullu parçalanmışlığı o dönemdeki tartışmaların eksenini belirliyordu. Althusser, Marx İçin’deki makalelerinin o dönemdeki teori içi konumlanışlara, özellikle bu tartışmaların ortaya çıkardığı “Marksist hümanizme” bir saldırı olduğunu belirtiyor.[4]

Sorunlarla Marksist olarak ve Marksist kalarak ilgileniyoruz.

Günlük hayat pratiğimizin önemli bir bölümünü, hukuk alanında yaşıyor olduğumuzdan, ve bulunduğumuz alan burjuva hukuk felsefesinin kavram ve kategorilerinin işgali altında bulunduğundan, hukuk ve hukuki ideoloji, bir pratik olarak politika ile ideoloji olarak hukuk, zorunlu olarak nesnemizi oluşturuyor.

Politik olguların her ortaya çıkışında, yoksul ile varsılın; politik militanla devletin; işçi ile patronun karşı karşıya geldiği hemen her olguda, hümanizm, insan hakları, hukuk devleti, evrensel hukuk ilkeleri gibi kavramların, ne kadar veciz biçimde dile getirilirse getirilsin, davayı kazanmada pek işe yaramadığını, politika ile birazcık ilgilenen hukukçular bilirler. Ama çok uzun yıllar meslekte cübbe eskitmiş hukukçularımızın büyük çoğunluğunun, söz konusu kavramların peşinde, en vecizini dile getirmek üzere yarıştığını görmek için, hukuk dergilerine şöyle bir göz atmak yeter.[5]

Bu nedenle, politik anlamlar içermediği sürece, tuzak içeren burjuva ideolojik kavramlardan uzak durmaya gayret edeceğiz. Ya da başka bir deyişle düşüncemizi tuzaklardan sakınacağız.

Şimdi ayrım halkalarını kurmaya başlayalım.

Hukuk ve hukuki ideoloji karşısında Marksizm
Hukuk, kendi ideolojisiyle bir bütün oluşturur. Bu durum, olgular karşısında ne zaman hukukla, ne zaman hukuki ideoloji ile karşı karşıya olduğumuzu bilmeyi zorlaştırır. Hukuk normlarının çoğu zaman, nesnel bir olguyu, zorunlulukla (başka türlü olamaz biçimde) düzenlediği, ideoloji içermediği ya da tersi kabul edilir. Ama yine de ikisi bir ve aynı değildir.

Hukuk yalnızca bir kurallar, yani bireylerin uyduğu maddi yaptırımlar sistemidir. Hukuk ideolojisi bu yaptırımı, insanın doğası ve genel olarak toplumun ihtiyaçlarında varolan doğal bir gereklilik biçiminde sunarak yorumlar ve doğrular. Hukuk, pratikte, sınıfları “tanımaz”, yani yalnızca “özgür” ve “eşit” bireylere yönelen kuralları düzenleyip, bu kuralların saygıyla karşılanmalarını sağlayarak sınıf ilişkilerinin sürdürülmesini mümkün kılar. Hukuk ideolojisi ise, toplumsal düzenin sınıfların varlığına değil fakat hukukun seslendiği bireylerin varlığına dayandığını “kanıtlar”. Hukuk ideolojisi, devletin hukuki tasarımında doruk noktasına ulaşır.[6]

Balibar’ın bu paragrafında ayrım halkalarının ilkine ulaşıyoruz. Hukukun ortaya koyduğu kural ve yaptırımları, hukuki ideoloji yorumluyor, doğruluğunu iddia ediyor ve kanıtlıyor. Burjuva filozofları, insanın “doğa halini” keşfetti. Bir kısmı doğa halindeki insanın “kötülüğü” varsayımından (Hobbes); bir kısmı ise “iyiliği” (Locke, Rousseau) varsayımından hareket ettiler, fakat aynı noktada birleştiler ve yine bir varsayım olan “toplum sözleşmesi”ni buldular. Diğer taraftan siyasal iktisadı “nesne” edinen klasik burjuva iktisatçıları da, “Robinson Crouseau”da, burjuva bireyini buldular. Tümünün teorik ideolojisinin, “ideolojik nesneleri” ile akıl yürüttüğünü, Marx’ın teorik nesnesi üzerindeki çalışması sayesinde, apaçıklıkla görüyoruz.

Hukuk ideolojisi, sınıfları tanımayan, “özgür” ve “eşit” bireylerin (öznelerin), hak ve görevlerini (her hak, hukuk öznesine yükümlülük yükler) düzenleyen hukuk kuralının, toplumsal düzenin, haklara ve görevlere sahip her bireyin (devlete ve öteki birey özneye karşı) güvenliğinin sağlanması bakımından zorunlu olduğunu vazeder. Hatta, öznelik verdiği bireyi, genel güvenlik için haklarının bazılarından vazgeçmeye, özgürlüklerini sınırlamaya ikna eder.

Hukuk ideolojisinin, kamu hukuku-özel hukuk, ayrımı burada devreye girer ve kamusal alanda “kamu yararı”, “genel güvenlik”in sağlanması, “genel fayda” gibi gerekçelerle sınırlanan özgürlüklerin, özel alanda, öznelikleri tanınmış bireyler arası ilişkilerde tam olarak var olduğunu iddia eder. Bireyler arasındaki ilişkilerde ortaya çıkan ihtilaflarda da, haklılığına mahkeme aygıtları vasıtasıyla karar verilenlere, “kamusal gücü” kullanma yetkisini vererek daireyi tamamlar.

Burjuva hukuk normları karşısında, toplumun tüm çatışkı ve çelişkileri adeta erir, ilk kez burjuva düşünürlerce ortaya konan sınıf ve sınıf mücadelesi kavramları da sözü edilen “bilgi teorisi” içinde hapsolunur. Burjuva toplumdaki ilişkiler, bireyden bireye, bireyden topluma “sözleşme” ilişkileri haline gelir. Çelişkilerin çözümü, hukuki bir sorun olarak ortaya konur.

Politik olgu ve çatışmalar karşısında, burjuva ideolojisi kategorik karşıtlıklar üretmeye başlar: Çeşitli politik biçimler karşısında (barışçı siyasal mücadele, şiddete dayalı siyasal mücadele biçimleri arasında; legal olanla illegal olan arasında, demokrasiyle diktatörlük arasında) mutlak kategorik duvarlar örmeye çalışır:

Burjuva hukuk ideolojisi böylece görülmemiş bir dolap çevirir: Hukukun kendisinin hukukun kaynağı olduğunu ya da aynı şey demek olan, demokrasiyle (genel olarak) diktatörlük (genel olarak) arasındaki karşıtlığın mutlak bir karşıtlık olduğunu açıklar, durmak bilmeden, kendisi ve özellikle kitleleri (onlara, bunun tam tersini öğreten mücadele deneylerine karşı) buna inandırır.[7]

Bu inandırmaya karşı, Marksistler de şerbetli değil. Marx’ın eserindeki kopuşun dikkate alınmadığı her teorik-politik konum, bir zafiyet olarak Marksistleri yukarıda sözü edilen “burjuva bilgi teorisi”ne geri gönderiyor. Marksist belirleme anlayışına “son kerte”nin eklenmesi böyle olmuştur. Üst yapının bağımsızlık iddiaları karşısında, Marksizmin diğer kurucusu Engels, geri çekilerek direndi:

Ekonomik ilişkilerin hukuk ilkeleri biçiminde yansıması da ötekiler gibi tersyüzdür: bu yansıma, onun bilincine vararak hareket eden kişi olmasızın devam eder; hukukçu, apriori önermeler çerçevesinde davrandığını düşünür; oysa o önermeler gerçekte yalnızca ekonomik yansımalardır; bu nedenle her şey baş aşağıdır. Ve bu tersyüzlüğün farkına varılmadığı sürece, ideolojik bakış dediğimiz şeyi oluşturduğu, karşılık olarak ekonomik temeli etkilediği ve belli sınırlar içinde değiştirebildiği, çok açık görünüyor. Miras hakkının temeli, ailenin gelişme düzeyinin aynı olması koşuluyla, ekonomik bir temeldir. Ama örneğin İngiltere’de miras bırakan kişinin mutlak özgürlüğünün ve Fransa’da miras bırakan hakkında uygulanan sert ve çok ayrıntılı sınırlamaların, yalnızca ekonomik nedenlerden ileri geldiğini kanıtlamak yine de çok güçtür. Ama onlar da karşılık olarak ekonomik alan üzerinde çok dikkate değer bir etki yaparlar; çünkü mülkün dağılımını etkilerler.[8]

Aynı mektubun sonlarında, Barth’ın “ekonomik hareketin siyasal yansımalarının, bizzat bu hareket üzerindeki bütün tepkisini neredeyse yadsıdıkları” yönündeki iddiasını, Donkişotlukla suçluyor ve Marx’ın 18 Brumaire’ine ve Kapital’ine bakmasını örgütlüyor.[9] Marksizme pozitivizm iddiasıyla saldırılar, Engels’i, belirleme ilişkisini “son kerte”ye ertelemeye götürecektir.

Üstyapı öğelerinden biri olan hukuk’un “giderek” ekonomik durumu daha az yansıttığı ve kendisiyle çelişmeyen içsel olarak tutarlı bir bütünlük kazandığı fikri, toplumsalın bağımsızlığını ilan eden kalan çalışmalara ilham vermiştir. Toplumsal düzlemde yeni kurumlar ve yeni yaşam tarzlarının ortaya çıkışı(nı) bir “keşif” değil, etkin bir oluşturma olarak tanımlayan Castoriadis, dayanakları arasında Engels’in alıntılanan mektubundaki bir paragrafa işaret eder.[10] Castoriadis’in Marksizm üzerinden imgesele dayanan toplum “oluşturması” burjuva hukuki ideolojisi tarafından çok önce kurulmuştu. Burjuva toplumunun hukukiliğini ilan ederek...

Burjuva hukukiliğinin yarattığı sahte apaçıklıklar[11] karşısında daha az hukukçu, daha çok Marksist olmak zorundayız. Bunların hayali çözümler altında örttükleri gerçek sorunlarla uğraşmak durumundayız.

Marx, 1849’da Ren Bölgesi Demokratlar Komitesi Davasındaki duruşmada ilan etti:

Toplum yasaya dayanmaz. Tersi bir görüş, hukuki bir kuruntu, bir safsata olur... Burada elimde tutmakta olduğum ‘Code Napeleon’ (Fransız Medeni Kanunu) modern burjuva toplumunu yaratmış değildir. Tersine 18. yüzyılda oluşan ve 19. yüzyılda gelişen burjuva toplumu, bu kodda salt yasal anlatımını bulmaktadır. Toplumsal ilişkilere ayak uyduramadığı anda, salt bir kağıt parçası olarak değer taşıyacaktır.[12]

Marx, 1859’da Katkı’nın önsözünde açıkladı:

Araştırmalarım, devlet biçimleri kadar hukuki ilişkilerin de, ne kendilerinden, ne de iddia edildiği gibi insan zihninin genel evriminden anlaşılamayacağı, tam aksine, bu ilişkilerin köklerinin Hegel’in... ‘sivil toplum’ adı altında topladığı maddi varlık koşullarında bulundukları, ve sivil toplumun anatomisinin de, ekonomi politiğin içinde aranması gerektiği sonucuna ulaştı.[13]

Marx, teorik dizgesinde ve çalışmalarında bu iddiaların tersini hiç vurgulamadı. Marx’ın ortaya çıkardığı tarih bilimi ile, “bilgi teorisi” olarak karşımıza dikilen felsefi ideolojiler arasındaki epistemolojik farkı (ayrımı) her zaman gözetmeliyiz.

Hukuk ve politika
Burjuva ideolojisi, yeni yaşam tarzlarının ve toplumsal kurumların maddi temelden, maddi hayatın üretim biçiminden bağımsız olarak, doğadan farklılaşmış ‘insan’ın yaratıcılığından ortaya çıktığını iddia eder. İnsanlar arasındaki ilişkilerin, ahlaki ve hukuki temelde açıklanabileceğini savunur.

Burjuva hukuk ideolojisinin başlıca sorunu, toplumsaldaki insan faaliyeti olarak politikanın hukukileştirilmesi olmuştur. Burjuva hukuk anlayışı, kapitalizm öncesi toplum biçimlerindeki “zümrelere” ve “kastlara” dayalı siyasal örgütlenmenin karşısına, “her insan”ın eşit haklara sahip, özgür bireylere dayalı bir siyasal örgütlemeyi koymuş olmakla övünür. Sorun hakların kötüye kullanılmasından doğacak sosyal sorunlara çare bulma sorunudur.

Hukuki ideolojinin yukarıda değindiğimiz “mutlak karşıtlıklar” dizgesi burada işe yarar: İktidar ve Politika sınırlanmalıdır. Kuvvetler ayrılığı mitosu,[14]iktidarın sınırlanmasında ve paylaşılmasında önemli bir pratik ve ideolojik işlev yüklenir. Politikanın hukuka dayanmayan biçimleri, aynı karşıtlıklar temelinde ‘mutlak’ olarak reddedilir.[15] Politika, hukuki bir alana hapsedilir.

Marksizm, bilim/felsefe/politika epistemolojik bütünlüğü, teori/politika/pratik ontolojik bütünlüğünden oluşur. İşçi ve ezilenler hareketi ile ilişkilenen diğer teorilerden farkı da buradadır. “Bilimin ve genel olarak teorinin etkilerinin yokluğunda ideoloji, ezilenler bakımından ütopya olur ve ütopya da, ezilenler ve sömürülenleri politika-dışı bir radikalliğe iter.”[16] Başka bir ifade ile, politika dışı bırakır.

Burjuva hukuk ideolojisinin, hukuki ve politik biçimler arasına koyduğu ideolojik karşıtlık, Marksizm tarafından kabul edilemez. ‘Barışçı’ politik biçimlerle, şiddet içeren politik biçimler arasında iddia edildiği gibi kategorik bir fark yoktur. Hangi politik biçimlerin işleyeceği, politikanın nesnesi olan “an”ın gereklerine göre belirlenir. Politika bir güçler ilişkisidir. Ân’a ilişkin oluşu, onu, esnek kılar.

İdeolojiden hareketle ortaya konan ciltler dolusu politika teorisi, bir generalle yapılan söyleşide söylenen sözle tuzla buz olur: “Darbenin hukuku yoktur. Muvaffak olamayan kelleyi verir.”[17]

“Politikanın alanı oynak, geçici ve iğretidir. Politikada yarın doğası gereği belirsizdir. ...Politika, belirsizlik, geçicilik kaosunda kendi belirlenmişliğini (taktik) her an ve an yeniden kurar. O biliminki de dahil, (somut olarak karşı politik güç, sınıf ve taktik olmak üzere) her türlü belirlenimden azade olmak ister. Taktik işlemi, doğası gereği, soyut olarak kazanma olasılığı eşit olan atlardan birine, ama sadece birine oynamaktadır. Bütün atlar seçilmiş ve size oynayacak at kalmamış ya da kötü at kalmışsa, politik olanın kategorik olarak dışına düşmüşsünüzdür demektir.”[18]

Politikanın yukarıda alıntılanan nitelikleri, onu hukuk ve hukuki ideolojiden ayırma imkanlarını veriyor. Politik olanın, hukuk tarafından kutsanmaya ya da icazet almaya ihtiyacı yok. Politik olan referansını, içinde bulunduğu “an”dan alıyor.

***

Üstyapının öğeleri olan, ideolojik, politik, hukuki yapıları nesne edinen bir çalışmanın önüne kendimizi koymuş bulunuyoruz. Marksist teorinin en sorunlu alanlarından birinde olduğumuzun farkındayız. Marksizm alanında yer alan, tüm politik ve teorik çabalarla etkileşim içinde olmaya çalışacağız..

* Politika ve Hukuk 1, Sonbahar 2000, ss. 5-14











Notlar:







[1] L .Althusser, Özeleştiri Öğeleri, Çev.: Levent Targu, Belge Yay., İstanbul 1991, s.66.


[2] Felsefenin nesnesi yoktur. Felsefe nesnelerinden söz edilebilir.


[3] Batı Marksizmi içinde 1970’li yıllarda yapılan tartışmalar, Türkiye’de 1980’deki politik yenilginin ertesinde yayınlanmaya başladı. Bak.: Althusser, A. Gunder Frank vd., Devrim Sonrası Toplumlarda İktidar ve Muhalefet, Çev.: Ayhan Özkan başladı. Bkz. L., Metis Yay., İstanbul 1984; ve 21. Yüzyıl Eşiğinde Sosyalizm, Çev.: Yılmaz Öner, Görgün Taner, Ferda Koç, Zeynep Neşe, Belge Yay., İstanbul 1989.


[4] Althusser, “Alman Okuyucuya”, Çev.: Sinan Köseoğlu, Toplumbilim 3, İstanbul 1995, s. 13.


[5] Baro dergilerinde, “hukuk devleti “ ve “hukukun üstünlüğü” baş tacı. Çağdaş Hukuk, İnsan Hakları Bülteni dergileri, “insan hakları”, “evrensel hukuk” gibi temaları aynı anlayışlarla işliyorlar. Söz konusu kavramların politik pratik içinde, politik anlamlarıyla işlenmesine ve burjuvazinin kendi ideolojisine aykırılıkla eleştirilmesine Marksist olarak itirazımız yok. Bu kavramların, politik anlamları aşılarak, kaygısızca kullanılmasına muteriziz.


[6] E. Balibar, Proletarya Diktatörlüğü Üzerine, Çev.: M.A. Akay, Pencere Yay., İstanbul 1990, s.48


[7] A.g.e., s.50.


[8] Engels’ten Conrad Schmidt’e (27 Ekim 1890); Marx-Engels, Seçme Yazışmalar 2, Çev.: Yurdakul Fincancı, Sol Yay., Ankara 1996, s.243.


[9] A.g.e., s.245.


[10] C. Castoriadis, Toplum İmgeleminde Kendisini Nasıl Kurar?: Marksizm ve Devrimci Kuram, Çev.: Hülya Tufan, İletişim Yay., İstanbul 1997.


[11] Deyim Althusser’e aittir.


[12] Marx / Engels, Devlet ve Hukuk, Der. ve Çev.: Rona Serozan, May Yay,. İstanbul 1977, s.77.


[13] Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Çev.: Sevim Belli, Sol Yay., Ankara 1993, s.22-23.


[14] Althusser, Politika ve Tarih, Çev.: Ömür Sezgin, V Yay., Ankara 1987, s.68-75


[15] Politikanın hukuka dayanmayan biçimleri istisna olarak korunur. Kamu yararı ve kamu güvenliği söz konusu olduğunda, devlet bu ‘istisnai’ haklarını kullanır.


[16] M. Kayaoğlu, “Marksist Politikanın Teorik Öncüleri”, Teori ve Politika 1, Kış 1996, s.15.


[17] “Necdet Üruğ’la Söyleşi”, Radikal Gazetesi, 3 Temmuz 2000.

[18] M. Kayaoğlu, a.g.e., s. 14. Kayaoğlu, aynı yerde “Bir ara düzlemde Marksizmin, politik arenada teorik olarak edinilmeden, ideolojik ve doktriner bir edinime konu olduğunu, pratik-politik Marksizmin ortaya çıktığı”nı söylüyor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder