15 Mart 2014 Cumartesi

"Hukuk Adaletsizliktir" - Hüseyin Civan


“HUKUK ADALETSİZLİKTİR”*


Hüseyin Civan





Hukuk ve adalet kavramlarının bu kadar iç içe geçtiği bir zamanda, artık birbirlerinin yerine kullanılan bu kavramlar, belki çoğumuzda bu ikisinin aynı olduğu hissini yaratıyor. İki kavramın birbirlerini ikâme edecek şekilde kullanılıyor olması, devletin her saldırısının adaletli olacağı yanılsamasını yaratıyor. Bu yanılsama tabiî ki, saldırılarını meşrûlaştıran devlet açısından kullanışlı bir durum.

İsmi, adalet sarayı örneğin mahkemelerin. Hakkın gözetildiği, yerine getirildiği yer anlamında kullanılıyor. Sarayın önünde büyükçe bir Themis heykeli; adalet Tanrısı Eski Yunan’da. İri puntolu bir yazı hâkimin arkasında, “Adalet mülkün temelidir.”

Oysa hukuk, bireyin toplumda devletle kurduğu ilişkileri ya da bireyin diğer bireylerle devlet üzerinden kurduğu ilişkileri (modern devlette, devlet üzerinden kurulmayan bir ilişki olanaksızdır ya) usûlüne uyduran bir bilimdir. Bu usûl “ortak iyilik”, “ortak menfaat” gibi normlara göre düzenlenir.

Devlet, bireylere yaptırım hakkın meşrûiyetini bu normlar aracılığıyla sağlar. Bireyin devlet üzerinden kurduğu her ilişki, bu normlara uydurulur. Uygun olmazsa, yaptırım uygulanır. Bu yaptırımlar, hukukîdir. Adaletli değil. Hukuk ve adaletin birbirinden farklı şeyler olduğunun belirginleştiği durumlar, devletin hukukî meşrûiyetine dayanıp bireylere tahakküm uyguladığı anlardır. Bu iki kavram arasındaki ayrımın belirginleştiği, on beş sene önce yaşanan bir örnek herkesin aklındadır. Biri yirmi, diğerleri on yedi yaşında dört genç, Gaziantep’te bir gece yarısı baklavacı dükkanına girer. Kasadaki paraya dokunmadan, canları baklava çekti diye bir tepsi baklava alıp kaçarlar. Sonrasında yakalanan gençlerden biri dokuz, diğerleri altı yıla mahkûm edilir.

Bu kavram karmaşasının kökenini, devletin iktidarını, vatandaşlara keyfî uygulamalarda bulunmaması için hukukî normlara bağlayan “hukuk devleti”nde ve doğal hakların yasal ve evrensel bir nitelikte korunmaya alındığı alındığı “evrensel beyannâme” ile açıklamak daha doğru olur.

Bireylerin birey olma faaliyetlerini “güvence” altına alarak, tekrar tanımlanmasına olanak veren hukuk devletleri; bu açıdan toplumsal ilişki ağında “adalet” diye nitelendirilen kavrama da yön verebilme hakkını tekeline almıştır. Bu açıdan adalet kavramı, bireyin özgür olabilme, eşit olabilme, yaşama hakkını kullanabilme haklarıyla bu kurumlarca tekrar tanımlanır. Ancak bireyin vazgeçilmez haklarından biri vardır ki, belki de bu hukukun ve buna dayalı devletin nedeni konumundadır: mülkiyet hakkı.

Kişinin yaşama, özgürlük hakkı kadar önem verilerek güvence altına alınmıştır mülkiyet hakkı. Bireyin bir mülkü sahiplenmesi, bu hukukun dayandığı temel direklerdendir. Locke’yan Montesquieu’ye hukuk-devlet arasındaki ilişki, mülkiyetle kurulmuştur. Bu hak, bireyin doğal hakkı olarak tanımlanır. Mülkiyetin varlık kaynapı sorgulanmadan hukukun mülkiyeti güvence altına alması, dönemin sosyo-ekonomik değişimlerinin öznesi olan sınıfıyla tutarlılık göstermektedir. Mülk sahibi sınıfların kendi durumlarını garanti altına almasından başka bir şey değildir modern hukuk. Klasik anlamıyla Roma’da nasıl bir işlevi varsa hukukun, aynı ayrıcalıkları belli bir zümreye tanımasıyla varoluş nedenini gerçekleştirmiş olur. Mülk sahibi sınıflar bu hukuk aracılığıyla, diğer sınıfları ikna ederler. Mülkiyet hakkını “herkes”e vererek sözde toplumsal bir hakkı güvence altına alırlar. Yani “işi” hukukuna uydururlar.

Böyle bir hukukun evrenselleştiği bir zamanda, on dokuzuncu yüzyıl’da mülkiyet hakkını sorgulayan Pierre-Joseph Proudhon, hukuk ve adaletin ne kadar ayrı iki kavram olduğunu vurguluyordu. İnsanların büyük bir çoğunluğunun mülkiyet hakkını kullanamayacak olma durumunun yaratacağı adaletsizliği vurguluyordu. Tüm doğal hakların, herkesin aynı anda kullandığında birbirini engelleyemeyecek olmasının, mülkiyet hakkıyla ortadan kalktığını söylüyordu. Mülkiyet hakkının var olma sebebi, zenginin bu hakkını fakirin mülkiyet dürtüsüne karşı savunmaktı. Mülk sahiplerini güvence altına alan bu akit, devletin de hukukî kaynağıydı. Mülkiyet insanların birbirlerine karşı giriştikleri bir ilişki biçimiydi ve birinin bu hakkı kullanması diğerinin kullanamamasından kaynaklanıyordu. Kaynağı adaletsizlik olan bir hak benimsenmiş ve hukukî bir norm olmuştu.

Proudhon’un hukuk ve adaletin ayrı olduğunu haykıran sesine, iki yüz elli yıl sonra, şimdilerde daha çok kulak vermeliyiz. Devletin kendi hukukuna dayanıp yarattığı adaletsizlikler günden güne artıyor. Zindanlarını adaletsizlikleriyle dolduran devlet, hukukun meşrûluğunda öldürüyor ezilenleri. Ve tüm bunlara ses çıkaran herkes, suçlu ilan ediliyor devletin hukuku önünde. Efendilerin “hakları” oluyor güvence altına aldıkları, mülksüzler madenlerde, inşaatlarda, şantiyelerde, tersanelerde ölürken. Anarşist bir yoldaşın 1800’lerde hırsızlık diye ilan ettiği mülkiyet, hukuk ve adalet arasındaki ayrımı belirginleştiren net bir yargı olurken; o günlerden ödünç alınan anarşist gelenek, bu adaletsizliğe karşı Themis’in kılıcı oluyor.

* Yazı daha önce Meydan Gazetesi'nin 7. sayısında yayınlanmış olup, yazarından alınan izinle blog'da yayınlanmaktadır. 

2 yorum:

  1. Burada "Hukuk Adaletsizliktir!" demek, bir tür kolaycılığa kaçmak gibi anlaşılmaya uygun görünüyor. Yazının içeriğine baktığımızda adaletsiz olanın, aslında, devletin hukuku olduğunu anlayabiliyoruz. Götürü usulü tüm hukuklar için adaletsizlik yaftasını yapıştırmak ne ölçüde doğrudur? Bilemiyorum. Örneğin bu blog'da Marksizmin bir hukuku olduğu savlanmıştı. Bu hukuk, tarih aşırı bir hukuka ya da Marksist öğretinin hukuk anlayışına değil, ilişki olarak hukuka yönelik bir yazıydı ( http://yenihukuk.blogspot.com.tr/2014/02/derkenar-3-umut-kolos_1.html ). Dolayısıyla, adaletsiz olan hukuk mudur, yoksa devletten yahut merkezi bir iktidardan kaynaklanan hukuk mudur?

    lativius

    YanıtlaSil
  2. Her ne kadar toplumun büyük bir kesimi tarafından hukuk iktidarın aracı olarak görülürse de demokratik bir ortamda kanun koyucu olma vasfına (aynı zamanda hukukun ne olduğunu söyleme cesaretine ve gücüne kavuşmaya) erişmenin mümkün olduğu toplumlarda hukuk aracılığıyla değişim mümkün olsa gerek. Bir sınıfın aracı olarak görülmekten ziyade bu anlayışla yaklaşıldığında anarşist yollara başvurulmadan da adalet sağlanabilir. Bu da yukarıdaki yorumda belirtildiği gibi hukukun adaletsiz olmadığını ve adaleti sağlamanın da yine hukuk aracılığıyla yapılabileceğini göstermektedir.
    Somut olarak günümüz yaşantısında ise “direnme hakkı” ve “vicdani ret” gibi kavramların öncelikle olağan hukuk ilkelerinden pozitif hukuka (özellikle ülkemiz için) aktarılmasıyla ilk büyük adımın atılabileceğini düşünüyorum.

    YanıtlaSil