15 Mart 2014 Cumartesi

Bir Hukuki Kavram Olarak "Devrim" - Henry Levy Bruhl


BİR HUKUKİ KAVRAM OLARAK “DEVRİM”*


Henry Levy-Bruhl


Çev. Server Tanilli
Hukukçu, mesleği icabı, muhafazakârdır. Hareketsiz bir dünyada yaşar. Her kıpırdanış ürkütür onu, “sınırları değiştirdiği”nden değil, - ister istemez - hakları ihlâl ettiği için.. Hukukçu, kendine şiar olarak şunu alsa pekâlâ yeridir: “Quieta non movere”. Onun beğendiği dünya görüşü, değişmeyen ve mekanize bir dünyanın görüşüdür.
Buna bakarak, hukukçunun, devrime karşı neden nefret duyduğu anlaşılır[1]. Devrimin kendisine olduğu kadar kelimesine karşı da duyulan bir nefret! Bu mel’un kelimeyi hukuk dilinin dışına atmak için her çareye başvurulur. Bir misâl verelim: hukukumuza nice yeni fikirler sokmuş olan devrim mevzuatından bahsetmemek mümkün değildi, ama devrim adını telâffuzdan da ne bahasına olursa olsun kaçınmak gerekiyordu. Nasıl başarılmalıydı bu? Tarihin, adını sayfalarına kaydetmediği bir kurnaz  hukukçu hallediverir bu işi: Fransız Devrimi, olsa olsa, eski monarşik hukukla yeni burjuva hukuku arasında bir intikal, bir geçit değildir de nedir? devrim, geçiş devresi diye adlandırılır. Bütün hukuk eserlerinde, bütün manüellerde, Devrim işte bu utanç örtüsü ile örülmüş - boğulmuş - dur adeta!
Bir olay saklanabilir, mahiyeti de değiştirilebilir; ama, ortadan kaldırılamaz. Devrim, - ve burada artık özel bir devrimden değil genel olarak bütün devrimlerden bahsediyoruz - bir hukukî olaydır; ve bir hukuk olayı olarak da, meselâ bir yasama sisteminin kabulü veya alınması olayı kadar hukuk nazariyecisinin ve tarihçisinin düşünce alanı içine girmeye lâyıktır. Bu olay, tarihte müteaddit defalar ortaya çıktı; yeniden ortaya çıkması da mümkündür. Bütün bu hallerde, devrimin belli varlık şartları ile hüküm ve sonuçları vardır. Devrimi tarif etmeyi denemek, hukuk doğmatiğine, ama yalnız ona düşer.
Aşikârdır ki, böyle bir teşebbüs tamamiyle ilmî açıdan yapılabilir. Hukukçu, bu hususta herhangi bir sonuca erişmek için, kendisini, her türlü tarafgirlikten, özellikle yukarıda bahsettiğimiz meslekî davranışın doğurduğu çekingenlikten kurtarmış olması gerekir. Hukukçu, ihtiras yüklü ve partizan zihniyetin şu veya bu mânada bozduğu bu kelimeyi serinkanlılıkla, bilgin olarak telâkki ve tetkik etmeli. Biz, işte bu tam mânasiyle objektif zihniyetle, devrim kavramının ana hatlarını çizmek istiyoruz.
Hukukun, sosyal münasebetlerin bir takım teknik formüller halinde ifadesinden başka bir şey olmadığı gerçekse, devrim olayının esasını sosyal gerçekliklerde aramak gerekir. Müşahede, devrim dediğimiz olayda, o zamana kadar mevcut olan bir sosyal organizasyon yerine yeni bir sosyal organizasyon koyan seri bir alt üst ediş gösteriyor bize. Auguste Comte ile beraber, fakat biraz farklı bir mânada “pyysique sociale” diyebileceğimiz çeşitten bir olaydır devrim olayı. Bir toplum, müesseselerine temel teşkil eden bir takım prensipler üzerine kuruludur, ve onlara dayanarak yaşar. Bu prensipler değişirler, müesseselerin ise böyle bir değişikliğe uğramadığı olur. Neden böyledir bu. Çok defa, siyasî iktidar, eski prensiplere bağlı sınıfa ait olmakta devam eder. Ama zaman gelir, - önceden bir takım sosyal karışıklıklar olsun olmasın - müesseseler prensiplere, yani esasında topluluğun ihtiyaçlarına zorunlu olarak uyarlar. Bu uyma, âni ve dramatik bir tarzda olursa, bir devrim karşısındayızdır.
Bundan şu sonuç çıkar, daha düzenli daha devamlı bir adaptasyon bir devrim ihtimalini bertaraf edebilir. Tarihi, muhayyeleye dayanarak yeniden yapmak güçtür – üstelik pek faydası da yoktur böyle bir oyunun! - fakat sosyal makinenin işleyişinde insanlık bu çeşit sarsıntılardan kurtarılmıştır, ve iktidardaki sınıflar daha az egoist olsa veya sadece gerçek menfaatlerini daha adil olarak takdir duygusuna sahip bulunsalardı diğer bir çok sarsıntılardan da kurtarmak mümkün olabilirdi.
Böylece, devrimin esas itibariyle neden ibaret olduğu görülüyor. Tarihî Materyalizmin henüz tartışma konusu olan iddiası üzerinde, bir tarafı iltizam etmeye mecbur olmaksızın denebilir ki bir devrimin başta gelen ve esaslı âmili, artan önemi sebebiyle meşrulaşmış ihtiyaçlarını tatmine imkân vermeyen bir siyasî organizasyon üzerinde bir sosyal sınıfın yaptığı baskıdır.
Esasında sosyal olan devrim şekilde ve sonuçları bakımından siyasîdir, çünkü daima Devletin temelli reformunu hedef tutar. Böyle bir reform, devrimin kendi gayelerini gerçekleştirebilmesi için gereklidir. Bu müşahede, tam mânasiyle şeklî olan siyasi devrim ile tesirleri daha derinlere giden içtimaî devrim arasında özellikle sosyalist hukukçuların ileri sürdükleri ihtilâfa son verecek mahiyettedir. Gerçekte, sadece siyasî olan bir devrim tasavvur etmek belki de imkânsız değildir: hükûmet darbeleri, “prononciamento”ların genel olarak içtimaî bir muhtevaları vardır. Ama yine de, hükûmetteki ve idaredeki adamları sert bir şekilde değiştirmekle yetindikleri ölçüde devrim sıfatına liyâkat kazanamazlar ve bu adı alamazlar. Buna karşılık, gerçek mânasiyle bir devrimin Devlet iktidarını ele geçirmeden olabileceği de tasavvur edilemez. Konuşma dilinde, iktisadî düzendeki devrimden bahsolunur; bunun gibi Hıristiyanlık, Budizm v.s. gibi büyük hareketlerin mânevi veya kültürel alanda birer devrim oldukları söylenir. Fakat ilim dilinde onlara devrim adı verilemez. Aynı şekilde, hususî hukukta, ne kadar önemli olursa olsun, çok esaslı bir değişiklik devrim değildir. bu değişmeler, bir takım sosyal karışıklıkların yanı sıra olsalar da, umumiyetle incelediğimiz olayın yani devrim olayının hâkim vasıflarından biri olan dramatik ve ânilik sıfatları yoktur. Şüphesiz, bir devrim, çok defa uzun zamandan beri, özellikle ideolojik bir propaganda tarafından hazırlanır. Her halükârda, - yukarıda verdiğimizle ilgili olarak - tarifi icabı bir siyasî iktidardaki meşru payından mahrum edilmiş bir sınıfın tedrici olarak tesirinin büyümesini farzeder. Fakat, siyasî iktidarın bu sosyal sınıf tarafından ele geçirilmesi, kan aksın ve hasım cepheden bir mukavemet olsun olmasın, aniden, daima kısa bir zaman içinde olur, çünkü, tekrar edelim, siyasî iktidarın ele geçirilmesi ağır ve barışçı yollarla olursa, bir devrim değil, bir reform, bir tekâmül karşısındayızdır.
Bir defa daha tekrar edelim ki, Devlet iktidarını ele geçirme kendi başına bir gaye değildir. Devrimciler de devrim aleyhtarları da siyasî iktidarı sadece kullanmak ve ondan istifade etmek zevki için aramazlar. Devlet iktidarı ele geçirmek isteniyorsa, bu, Devletin kanun koyan bir teşekkül olduğundandır. Devleti elinde tutan sınıf, emellerini tatmin edecek olan bir takım hukuk kaideleri koyar. Kanun, belirli bir toplulukta, belirli bir anda kolektif şuurun temsil ettiği hukuk münasebetinin ifadesinden başka bir şey değildir. böyle olunca, devrim yoluyla iktidara gelen hâkim sınıfın ortaya koyduğu yasama sistemi, bu yeni zihniyetle yoğrulacak ve yeni sosyal münasebetleri ifade edecektir. Son bir tahlille, her devrim özü ve temeli bakımından sosyal bir olay olup şekli bakımından zorunlu olarak siyasîdir ve daima yeni bir hukukî organizasyonu hedef tutar. Bu itibarla, Capitant’ın o pek değerli “Vocabulaire Juridique”inde devrim için verdiği şu tarifi yetersiz buluyoruz: “Gayesi, bir Devlette hükûmet edenleri kuvvete dayanarak devirmek ve yürürlükteki kanunî şekillere riayet etmeden bu Devletin siyasî teşkilâtını değiştirmek olan oldukça geniş halk hareketi”. Bu tarifte, devrim olayının esaslı unsurlarından bazıları, halk hareketi olma vasfı, kanuna aykırılık vasfı, hareket kelimesiyle anlatılan ani ve âdeta enstantane vasfı ifade edilmiş bulunuyor. Buna mukabil, ifade edilmeyen şey her devrimin nihaî gayesidir ki, o da “hükûmet edenleri devirmek” veya “Devletin organizasyonunu değiştirmek” kadar, karşı karşıya duran sosyal kuvvetlerin münasebetini değiştirmek ve bu kuvvetlerden bir kısmına, ihtiyaçlarına uygun hukuk kaideleri koymak gibi o zamana kadar kendilerine tanınmayan bir imkânı vermektir[2].
Böyle olduğu kabul edilince de, devrimin birinci derecede bir hukukî olay olduğu meydana çıkmaktadır; ve bu mahiyetiyle de hukuk nazariyecilerinin ve tarihçilerinin dikkatini, şimdiye kadar olduğundan çok daha fazla çekmesi gerekir. Kamu hukuku ile özel hukukun birbirleriyle kesiştikleri çizginin âdeta üstünde yer alan devrim olayı, kolektif bir çalışmadan yararlanabilecek ve yararlanması da gereken imtiyazlı konulardan biridir; şu var ki, bu kavramı her türlü ihtiras hâlesinin dışında tutmak ve  - meselâ bir miraz veya müşterek duvarla ilgili bir mesele bahis konusu imişcesine! - sükûnetle incelemek şart..
Daha basit ve münhasıran pedagojik bir açıdan bakıldığında, “rönesans”, “bir hukuk sisteminin kabulü”, “devrim” gibi bir tanıtmanın öğrencilerimizin zihnî inkişafları için faydalı olduğu görülür. Böylece, öğrenciler, yasama sistemlerinin esasındaki değişebilirlik vasfını, az veya çok genişlikteki esnekliklerini, inkişaf veya çöküş şartlarını daha doğru olarak tesbit edebileceklerdir. Bana kalırsa, öğrenciler için bundan daha “yapıcı ve öğretici”, hukuk tetkiklerinin zihinlerine hemen zorunlu olarak telkin ettiği ve aşıladığı şu dogmatik temayülle mücadeleye bundan daha muktedir başka bir şey gösterilemez!..

* Çeviri daha önce, Henri Levy-Bruhl, “Bir Hukukî Kavram Olarak ‘Devrim’”, çev. Server Tanilli, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, Cilt 29, Sayı 4, 1963, s.1123-1127 künyesiyle yayınlanmıştır.

Makaleyi orijinal biçimiyle ve PDF formatında İNDİRMEK İÇİN TIKLAYINIZ




[1] Raléanın “Révolution et Socialisme, Essai de Bibliographie” (Paris, 1923) adlı eserinde verdiği bibliyoğrafyada – Maxime Leroy müstesna – meslekten hiçbir hukukçunun zikredilmemiş olması mânidardır.
[2] Bu sebeple, bizim 1928’de (Revue de Synthése Historique, Bulletin du Centre International de Synthéese, Décembre 1928, p.34) teklif ettiğimiz şu tarifin devam ettirilebileceğini sanıyoruz: "Halk Kuvvetleri tarafından, kanuni şekillere riayet etmeden gerçekleştirilen, gayesi ve sonucu bir kanun rejimi yerine bir diğerini koymak olan ani ve birden ortaya çıkan sosyal hareket". Burada, eskiden yaptığımız tarife sadece "kanuni şekillere riayet etmeden" kelimelerini eklemiş bulunuyoruz.

1 yorum:

  1. Hukuk Fakültesi 1.sınıflarda okutulan Anayasa Hukuku dersinde “Asli-Tali Kurucu İktidar” konusunun temelinde Asli kurucu iktidarın “hukuk dışı” “belirsiz” “sınırsız” olarak nitelenmesi de devrimin hem hukuk dışına atılması sağlanmakta hem koyduğu kurallarının hukuk içinde nasıl yer aldığını da tarif etmekte. Bu durum bana pozitivist yazarların zorlandıkları alanlarda göstermiş oldukları maharetli bir kelime oyununu anımsatıyor nedense…

    YanıtlaSil