1 Şubat 2014 Cumartesi

Derkenar 3 - Umut Koloş

Derkenar 3:
“MARKSİZMİN HUKUKU”
umut.


“Marksizmin Hukuku”… İlk bakışta “Var mı böyle bir şey ki?” diye sordurtacak cinsten bir ifade…. Cevap ise başlığın kendisinde bulunuyor zaten: “Evet, Marksizmin bir ‘hukuku’ vardır!”
Öyleyse bu ‘hukuk’ nedir, nasıl bir ‘hukuk’tur?
Bu ‘hukukun’ kendisini düşünebilmek, öncelikle, Marksizmin ne’liğini düşünmeyi gerektiriyor. Öyleyse verilmiş olan yanıtlardan tercihe şayan olanını hemen ifade edelim:

Marksizm; bilim, felsefe ve politikadan oluşan bütünsel bir yapıdır.

Bu tanım, bilimden, felsefeden ve politikadan anlaşılanın ne olduğuna dair fikirle birlikte düşünülebilir. Bunu ayrıntılarıyla yapmak ise şu ân’ın işi değil! O halde bilim, felsefe ve politikanın Marksizm zaviyesindeki karşılığına bakmak ve bunlar arasındaki ilişkiye, daha doğrusu, başlıktaki ifadeyle, bunlar arasındaki ‘hukuka’ göz atmakla yetinmek ve buna da Marksizmin Hukuku demek uygun görünüyor. Görüldüğü gibi, “Marksizmin Hukuku” Marksist Hukuk Kuramı girişimi demek değildir. Marksizmin bileşenleri arasındaki ilişkiye değinmektir.
***
Marksizm, bir ifadeyle, kategorik ayrımını “bilimsel olmak”ta buluyor. Onun bilim boyutu, bilimsel olana has bir biçimde, soğuk yüzünü teşkil ediyor. Burada, tabir caizse, sadece bilim konuşuyor. Kendisine rakip bir bilme biçimi olmadığı gibi, bilim zaviyesinden bakıldığında hiçbir şeyin, özellikle tarihin, bir ayrıcalığı bulunmuyor. Buradaki sorunu ise insan oluşturuyor: “İnsan da bir nesne midir?” Buna hem Marx-Engels’in yazdıklarından hem de Marksizm üzerine yazanlardan hareketle çok farklı yanıtlar verilebiliyor. Sanırım, insan unsurunun kendisi bizatihi bu sorunun bir yanıtı olarak beliriyor: “Evet, insan da bir nesnedir” ve “Hayır, insan evrendeki diğer nesnelerden farklı ve olgusal olanla bağlı kalındığında sınırlı biçimde bilinebilecek olan bir öznedir.” Bu soru hâlâ yanıtını arıyor; zira burası, büyük laflar etmenin kolay olmadığı ve her yanıtın ister istemez büyük bir laf etme anlamına geleceği bir alan olarak konumlanıyor. Bana göre, Marksistlerin bu soruya cevap verirken özellikle Aşk ve Sanat üzerine daha yoğun düşünmeleri gerekiyor.
Marksizm denen bütünsel yapının felsefe ayağını “materyalizm” oluşturuyor. Maddenin ne’liği ve ondan türeyenin bu türeme dolayısıyla maddeselliği temel sorunu teşkil ediyor. Marksizm, maddeyi ve onun karakterini bitmez bir değişim içinde görmek gerektiğini savlıyor. Bu değişim ve sabit olmayışı daha önce de pek çok filozof ileri sürmüştü. Marksizmin bu konudaki yeniliği ise, söz konusu “hareket”i maddeye ve maddeden türeyen her şeye ve sistemli biçimde tahvil etmesinden geliyor. Varlık alanı (ontoloji) madde ile temellendirildiğinde, bilgi alanı (epistemoloji) da bilginin maddedeki hareketi ifade edebildiği ölçüde değer kazandığı bir biçimde ele alınıyor. Burada söz konusu olan, maddenin, hakkındaki bilgiye indirgenmekten kurtulması ve bilginin de maddedeki değişimle güncellenmesi olarak ifade edilebiliyor. 
Son olarak, Marksizmin politika ayağı “devrimcilik” olarak karşımıza çıkıyor. Politika ayağı, Marksizmin sıcak yüzünü oluşturuyor. Burada tartışmasız olarak özne oluş söz konusu. Daha doğrusu özne olmaya ve ân’a müdahale etme cüretini gösterebilmek devrimcilik olarak ele alınmakta. Devrilenin ne olduğu konusunda merkezî hedef, devletsiz toplum istendiği sürece, devlet… Marksizm bu bakımdan anarşizmle ortaklaşıyor. Ancak anarşizmden farklı olarak devletin sönümlenmesinin yine devlet aygıtıyla gerçekleşebileceği teorik bir kabul olarak muhafaza ediliyor.
Bu üç alan arasındaki ilişkiyi ifade etmek için kullandığımı başta belirttiğim “hukuk”, bana göre, Marksizmin politika ayağında ortaya çıkıyor. Dünyayı anlama ve anlamlandırma ile onu bilme, zorunlu olarak, politika ekseninde “değiştirme” cürretine evriliyor. Politika Marksizmin sıcak yüzünü oluştururken bunu sadece teorik olarak sömürülen kesimde (işçi sınıfı) yer alanlarla sınırlı olmayacak biçimde ve Marksist olmayanlarla birlikte gerçekleştirerek sağlıyor. Ve buradan yeni bir kategori ortaya çıkıyor: Ezilenler.
“Marksizmin Hukuku”, ezilenler ortak paydasında kendini oluşturuyor ve yeniden üretiyor. Bu noktada bir işçi ile kendini Müslüman olarak tanımlayanın, bir kadının, etnik grup aidiyetini önde tutanın, bir lgbti bireyin, bir anarşistin vs. hiçbir ayrımı ya da birbirlerine kategorik öncelikleri bulunmuyor. Marksizm, ezilenden yana olmakla ve toplumsal yaşamda ezilen konumda bulunanların yanında saf tutmakla değişimden besleniyor, teorisini maddedeki hareketle güncelliyor. Bu hukuk, ezilenler arasındaki ezilme ortak paydasının sağladığı hukuk oluyor. Bu hukuk, kendi kendisini kuran ve tamamen aşağıdan beslenen bir hukuk oluyor.
***
Marksizmin derkenarda ortaya konulmaya çalışılan hukuku, aslında, “olan” bir “olması gerekeni” betimledi. Betimleyici bir yazının eyleme dönük kavranışı ise Marksistlerin işi olsa gerektir.

3 yorum:

  1. Yazıdaki haliyle marksizmin hukuku, aynı zamanda ezilenlerin hukuku haline gelmekte.
    Ezilenlerin hukuku ise ezilenlerin devletten sadır olmayan ya da devlet menşeli olmayan bir hukuk kurmalarını , hukuk olmayan bir "hukuk" inşâsını gündeme taşımak gibi olumlu bir kuvve olabilir.
    Burada toplumsal ahlak, ille birilerinin "temsili" ağzından çıkmayan bir hukuk olabilir.
    ve doğal hukuk da tanrı ya da akıl'a değil, yaşamın bizzat kendisine gönderme yapabilir.

    YanıtlaSil
  2. yurdum sosyalistleri baktığı her yerde sınıfsallık gören bir dargörüşlülük içinde , bir mücadele alanını sınıfsal hüviyetliyse değerli , bunun aksiyse adı bile çağırılmaya değmez görmekte . halbuki buradaki yazının yüreği marksizmin bütün ezilmiş , aşağılanmış , toplumsalın marjlarına itelenmiş lanetlilerini kendi kesişim kümesinde içermesi kudretini farketmemizi gereksinir. elbette ana antagonizma sınıf karakterlidir , ancak bu kip , tali , yan kavgalanma alanlarının (örneğin LGBT bireylerin verdikleri varoluş savaşımı) hakir görülen , alaya alınan bakışların muhatabı olmasını haklılaştırmaz . politik ve ontolojik oluşun salt sınıfsallığa - iktisadi olana indirgenemezliğini türkiye solu görmek zorunda . bunun aksi körlüğüne körlüktür .

    YanıtlaSil
  3. hücre-organizma, sosyal böcekler-koloni, memeliler-sürü, insan-toplum...hücre skalanın bir ucuysa, insan diğer ucu özerklik bakımından. karmaşık sinir sisteminin sağladığı sınırsız olası davranış imkanı, bize insanın özerkliği olarak görünmekte. düşünme, kolunu kaldırma, aşık olma biyolojik olarak farksız eylemler. (imiş. bkz.nöroloji) sanat bu tezi çürütmüyor. tam tersi, algılarken/ anlarken/ duyumsarken/ yansıtırken zaten bir dünya yaratıyoruz. bunu kağıt üzerine veya mermere dökmek sadece benzer bir sonraki adım ve hoşuna gitmeyecek ama, elbette aşkın da açıklanması teorik olarak mümkün.

    madem zamana uyup 'mağdur zihniyetli' (victim-minded) akımlara destek vereceğiz, dikkat etmemiz gereken hususlar olduğu kanaatindeyim. öncelikle, bu tür siyasetler, ötekileştirmeyi kabullenir, pratikte onaylar, yeniden üretir ve her zaman güçlü bir ötekine ihtiyaç duyar. çoğunlukla kendi grubunun çıkarına odaklanmıştır. aralarında dayanışma olmasını bırak, grup içinde bile dayanışma sağlamaktan uzaktır. özellikle sınıf farklılığı bu dayanışmayı ideolojik olarak değil fakat fiilen engellemektedir. ayrıca çalışmalar göstermektedir ki, birden çok ezilen grup özelliği taşıyan kişiler bu süreçte iyice mağdur durumuna düşmektedir. ayrıca bunlar bir çok yerde birbirlerine karşı da konumlanabilmektedir. dayanışma yerine, sisteme uygun olarak rekabet eden çıkarlar doğrultusunda koalisyondan bahsetmek daha uygun gibi görünmektedir bana.
    bu akımlar daha çok sistem içi çözüm üretmeye odaklanmaktadır. ayrıca asıl sorunu en iyi ihtimalle es geçmekte, genelde ise üstünü örtmektedir. hukuktan bahsediyorsak, bir adalet ideali olarak dertleri ayrımcılığın ortadan kaldırılmasıdır ve hemen hemen bununla sınırlıdır. bir ekonomik eşitlik, özellikle de bunu sağlamak için bir devrimin ajandalarına girebileceğini sanmıyorum. bana kalırsa, buradan edinilebilecek en iyi sonuç, daha hoşgörülü ve bir ihtimal daha çoğulcu bir sistemdir.
    burada hukuk derken, bu akımların yarattığı baskı ile mevcut hukuk düzeninde yaptığı/yapmayı umduğu değişikliklerden mi, yoksa 'senle bunca yıllık hukukumuz var' cümlesindeki tarzda bir hukuktan mı bahsediyorsun. ya da belki başka bir hukuk konsepti yalnız çok anlayamadım.
    ayrıca, emeği sömürülen emeği sömürülendir, ancak örneğin her kadın zorunlu olarak mağdur değildir.
    buna karşı en güçlü argüman, benim de bu meseleye eğilme nedenim, ortada bir gerçekliğin var oluşu. insanlar sınıf mücadelesi yerine kimlik mücadelesini tercih ediyor. bunun bir nedeni sınıf mücadelesine olan inancın yok olması ve geçmişte bu tür mücadelelerin üstünden silindir gibi geçilmiş olması olabilir.

    YanıtlaSil