14 Haziran 2015 Pazar

Hapishanenin Doğuşu ve Gözetlemenin Meşrûlaşması - Özge.


HAPİSHANENİN DOĞUŞU VE GÖZETLEMENİN MEŞRÛLAŞMASI

Özge.

Bu çalışmada Foucault’nun Hapishanenin Doğuşu eseri incelenmiş ve bazı kavramlar tarihsel dönemlere göre mercek altına alınmıştır. Suçun, suçlunun, cezalandırmanın ve bunun kurumsal biçimlerinin toplumsal ve sosyal işlevinin nihayetinde toplumsal amaçlarının ve sonuçlarının irdelenmesi amaçlanmıştır. Bu kavramlar ve olgular iki döneme ayrılarak incelenmiş ve ana hatlarıyla bir özetinin yapılması amaçlanmıştır. Bu inceleme ve tespitlerin yalnız Fransa ölçeğinde geçerli olduğu unutulmamalıdır.

Klasik Hukuksal Hükümranlık Dönemi

Cezalandırma

Hükümranlık döneminde suç, hükümranın yasalarını ihlal eden bir davranışı gerçekleştirmekti. Suçlu hükümranın yasalarına karşı geldiği için hükümrana meydan okumuştu. Bu yüzden suçlunun cezalandırılması olabilecek en korkunç şekilde olmalı, cezalandırma halkın gözü önünde gerçekleştirilerek bir daha benzer durumların oluşması önlenmeliydi.

Cezalandırma hükümranın şöleni halinde gerçekleşmekteydi. Suçluya azap çektirilerek suçlunun kanı akıtılarak hükümranın öcü alınmaktaydı. Hükümran azap çektirmenin görkemiyle kendisine meydan okuyan suçlunun güçsüzlüğünü ve zayıflığını gözler önüne sermekte; kendisinin yüceliğini, yenilmezliğini göstermekte ve tüm bunları cellatları aracılığıyla gerçekleştirmekteydi. Yani bu şölen hükümranlığı suçlunun kanıyla beslemekte ve güçlendirmekteydi.

Zaman geçtikçe cezalandırma şöleni nüvesine ters düşmeye başladı. Suçlu, çektiği azaptan ötürü “yücelmeye” başladı. Ozanlar suçluları yücelten halk hikâyeleri oluşturuyordu. Suçlu artık suçunu itiraf etmekle kalmıyor, hükümranı (kralı) ve yasaları alaya alıyordu.

Suçlular bazen halk tarafından kaçırılıp serbest bırakılıyor, bazen azap çektirilmek için meydana götürülürken yolda taşlanıyor, bazen de halk tarafından kaçırılarak işkencelerle öldürülüyordu. Suçluyu cezalandırmak hükümranın kontrolü altından çıkmaya başlamıştı.

Hapishaneye Benzer Gözetleme Kurumları

Hapishane sistemine geçilmeden önce bazı kurumlar "gözetleme" görevini üstlenmiştir. Bu kurumların hapishane sistemiyle olan benzerlikleri, hapishane sisteminin benimsenmesinde büyük rol oynamıştır. Bu kurumlardan bazılarını kısaca şöyle ortaya koyabiliriz.

Kiliseler: Ailelere yardım ederken onlardan bilgi de toplamaktaydılar. Mesela bekâr çocukların aynı evde kızlı-erkekli kalıp kalmadıklarını öğrenmekte; aile bireylerini devamlı gözetim altında tutarak, aileyi toplumun ahlâkî yapısına uygun olan konusunda eğitmekteydi.

Okullar:    Yatılı okullar vardı. Öğrencileri devamlı gözetim altında tutmakta, onları eğitmekte ve sınavlarla denetlemekteydi.

Hastaneler:  Hastaları not almakta, kaydetmekte, devamlı olarak gözetim altında tutarak ve doktora itaat etmelerini sağlayarak iyileştirmekteydi.

Modern İktidar Dönemi

Cezalandırma

Azap çektirmenin eski görkemini kaybetmesi ve hükümranın kontrolünden çıkması, suç işlemeye ortam hazırlamaktaydı. Burjuva devrimi bu ortamda yeşermiş ve klasik hükümranlığı sona erdirmişti.

İktidarın burjuva sınıfının eline geçmesiyle suçlar çoğunlukla mülk üzerinden tanımlanır olmuştu. Suç işlemenin sebebi ise aylaklık olarak görülmekteydi. Aylaklığa çözüm olarak suçlunun "ıslah edilmesi" gerektiği düşüncesi ortaya çıktı. Bu ıslah etmenin iyi bir gözetlemeyle birleşmesi hapishane sistemini ortaya çıkardı. Hapishane sistemi, suçluları devamlı çalıştırarak onları aylaklıktan kurtarmakta; onları toplumdan ayırarak toplumu korumakta; onları sürekli gözetim altında tutarak "iktidar" bilinci uyandırmakta; dini eğitim yoluyla onları ahlâklı bireyler haline getirmekteydi.

Burada üzerinde asıl olarak durulması gereken husus ise, kapitalist üretim ilişkileri koşullarında ölü bedenlerin işe yaramayışı olgusudur. Başka bir ifadeyle, Klasik Hukuksal Hükümranlık Dönemi’nde öldürülmek, parçalanmak suretiyle üzerinden iktidar tesis edilen bedenler kapitalizm koşullarında kendilerinden son damlasına kadar verim alınması gereken fenomenler hâline gelmeye başlamıştır. Kapitalist üretim ilişkilerinin performans bakımından verimli, üretken, sağlıklı bedenlere ve zihinlere ihtiyacı vardır. İki dönem arasındaki en önemli fark, hükümranlık döneminde hükümranın kulları üzerinde kullanabileceği iktidar aracı öldürmek iken, modern dönemde yapılan yaşatmaktır. Modern dönemde de öldürme pratikleri, örneğin idamlar vardır. Ancak buradaki asıl fikir yaşam için öldürmektir. Zira esas olan yaşatmak ve yaşamı kontrol altında tutmaktır.

İşte bu ana stratejinin yani yaşamların üretilmesi ya da denetlenmesi, gözetlenmesi ve kapitalizme uyarlanması için en önemli uygulama alanlarından biri, hapishanelerdir.

Hapishane Sistemi ve Sorunları

Suçlular “suçlu” sıfatına doğuştan sahip değillerdir. Herkes gibi eşit doğarlar, fakat aldıkları hatalı-eksik eğitimle, çevrelerinin etkisiyle kötü insanlar olurlar ve suça eğilim gösterirler. Bu yüzden suçlular öldürülmemeli, iyileştirilerek topluma kazandırılmalılardı. Hapishane sistemi işte tam da bunu gerçekleştirmeyi amaçlamaktaydı.

Hapishane sistemi suçluları tamamen ıslah etmeyi amaçladığı için, suçlunun tüm kötü alışkanlıklarını, tüm kötü davranışlarını öğreniyor ve hepsini düzeltmeye çalışıyordu. Peki, hapishane sistemi tüm bunları nasıl yapmaktadır ve gerçekten başarılı olabilmekte midir?

Suçlu aynı zamanda “tehlikeli birey” olarak görülmekteydi. Hapishaneler bu yüzden onu toplumdan dışlayarak ıslah etmek için gözetim altında tutmaktadır.

Suçluyu toplumdan ayırmak ve onu eğitmek, yani insana yönelik bir eğitim sistemi doğanın isteğine karşı hareket etmek gibi bir amaca sahip olabilir mi?

Suçluları toplumdan ayırıp bir yerde birleştirmek ilerideki suç ortaklıklarına zemin hazırlamaz mı?

Suçlunun ailesi dolaylı yoldan (aileyi geçindiren bireyin hapishaneye girmesi, ailesinin gelir kaynağının olmaması) suça itilmez mi?

Hapishane suçluyu haftanın altı günü çalıştırır, geri kalan bir günü de suçluyu ahlâkî yönden eğitir.

Suçlu iktidara “ucuz işgücü” sağlamış olmaz mı?

Suçlunun girişimciler tarafından satılıp imalatçılar tarafından alınması yani suçluların köleleştirilmesi ahlâklı mıdır?

Hapishane suçluyu devamlı gözetim altında tutarak onda “iktidar” düşüncesi oluşturmaya çalışmaktadır.

Bu iktidar düşüncesi suçlunun düşüncesine "ezen-ezilen" karşıtlığı olarak girmez mi?

Bu iktidar düşüncesi koğuşlarda suçluların birbirleri üzerinde "iktidar" oluşturmalarına sebep olmaz mı?

     Suçlunun hapisten çıktıktan sonra yeni suçlar işlememesi için ona iş öğretiliyordu. Suçluya çalışmasının karşılığı olarak “ödül (para)” veriliyordu. Bu ödülle suçluda “mülkiyete saygı” ve daha çok çalışıp daha çok kazanma “hırsı” oluşturulmak isteniyordu.

   Suçluların hapishaneden çıktıktan sonra iş bulamamaları; “suçlu pasaportu”  bulunan kimsenin işverenler tarafından tercih edilmemesi suçluyu tekrar suça teşvik etmez mi?

  Suçluların ıslah edildiğine karar verme görevi hapishanenin kendisine düşüyordu. En çok da gardiyanlara. Gardiyanlar hapishanelere denetimi sağlamak için gelen müfettişlere suçlu hakkında bilgi veriyordu. Bu da suçlunun ıslah edilmişlik düzeyini belirliyordu. Suçlunun ıslah edilmişlik düzeyi, hapis cezasının süresini artırabiliyor, azaltabiliyordu.

      Hapishane yönetimindeki bu görev keyfi uygulamalara sebep olmaz mı?

      Görüldüğü gibi hapishane sistemi birçok sorun yaratmaktadır. “Hapishane tasarruf edilmesi olanaksız ve nefret verici bir kurumdur.” Buna rağmen hapishanenin kabul görmesi, ona benzeyen kurumların devam etmesi (okullar, hastaneler, atölyeler, ordu gibi) sayesinde olmuştur.

     Suç tarih boyunca gelişmenin bir parçası olmuştur. Galileo Dünya’nın yuvarlak olduğunu söylerken suç işlemişti. Bugün “iyi” dediğimiz (yasal bulduğumuz, normal gördüğümüz) burjuva iktidarı, dün hükümranın yasalarına uymayan görüşlere sahip olduğu için “kötü”ydü ve yasal olmayan şekilde hükümranlığa son vermişti. Belki de bugün yasal olarak görmediğimiz düşüncelere sahip “kötü” diye nitelendirdiğimiz bazı insanlar yarın “iyi” bir düzeni kuracaklar. Bu durumda bugün yasal olmayanı “kötü” diye nitelendirip onu cezaya tabi tutmak ne kadar ilericidir?

Hapishane Sisteminin Toplumsallaşması

Bir şölen olarak cezalandırmadan hapishanede ıslah etmeye yönelik kırılma, daha sonra hapishane dışındakilerin de gözetlenmesiyle sonuçlanmıştır. Burada hapishaneler, bir nevi laboratuar işlevi görmüştür.

Hapishanelerdeki gözetleme pratiklerinin mimarî biçimi, daha sonra toplumsal bir nitelik de kazanan panoptikon tarzı gözetlemede ifadesini bulmaktadır. Aşağıdaki resimden de anlaşılabileceği üzere panoptikon, merkezî bir noktada konuşlandırılan bir gözetleme kulesi ve bu kulenin etrafında kümelenen yaşamlar olarak kısaca ifade edilebilir. Panoptik gözetlemenin esprisi, gözetleme kulesinde yaşamları gözetleyenlerin kendilerinin gözetlenenlerce görünmemesi ancak gözetlenenlerin kendilerini gözetleyenleri görmemelerine rağmen yani o an gözetlenip gözetlenmediklerini bilmemelerine rağmen genel olarak gözetlendiklerini bilmeleri nedeniyle davranışlarında norma uygun davranmalarının sağlanması olarak ortaya çıkar.




Toplumun tamamı üzerinde hapishaneyi andıran bir gözetleme pratiğinin sergilenmesi, esas olarak, toplumun tehlikeli bireylerden korunması gerekçesiyle temellendirilmiş bunun ardında yatan asıl neden ise genel bir güvenliğin sağlanması kaygısı olmuştur. Burada da söz konusu olan, mimari bir biçim olan panoptikonun idari ve yönetimsel bir strateji haline gelmesidir.

Gündelik yaşamımızda dört duvar arasında olmaktan ibaret kalmayan hapsedilişimiz, Foucault'ya göre, polis erkinin gözetleyici ve denetleyici pratikleri vesilesiyle gerçekleşmektedir.

Polis bu denetlemeyi ve gözetlemeyi, bir yandan, hapishaneyi kendi muhbirleri için bir eğitim kurumu gibi kullanarak yapmaktadır. Hapisten çıkan suçluları muhbir, hafiye, tahrikçi olarak kullanmaktadır. Mesela 19. yy.’da hoşgörü evlerini ele alalım. Polis genelevlere karşı çıkmış, fahişeleri hoşgörü evlerine kapatmaya çalışmıştır. Bunu muhbirleri aracılığıyla gerçekleştirmiş; hoşgörü evleri sayesinde denetimi ve kârı sağlamıştır. Yani polis iktidarın yasadışılıkları sömürmek ve yönetmek için kullandığı araç olmuştur.

Polisin gözetlemek ve denetlemek için mahkûmları kullanışı siyaset alanında da olmaktadır. Mahkûmlar aracılığıyla, siyasal partiler ve işçi birliklerinde propaganda çekirdekleri kurmakta, grevcilere ve ayaklananlara karşı çeteler oluşturmakta, yani bir alt polis örgütü kurmaktadır. İktidar grevlerde ve ayaklanmalarda mahkûmları kullanarak “işte bu insanlar bu grevleri sürdürenler, başlatanlar” diyerek toplum karşısında kendisini haklı çıkarmaya çalışmaktadır.

İktidar polis aracılığıyla diğer bir yandan da kendi çıkarlarına ters düşenleri tespit ettirmekte ve cezalandırmaktadır. İktidar grev yapan işçileri kamu hukuku suçları kapsamında cezalandırmakta ve çoğu zaman işçileri hırsızlardan daha kötü muamelelere maruz bırakmaktadır. Bu kamu suçlularını diğer suçlularla eş tutmakta, diğer suçlularla aynı ortamı paylaştırmaktadır. Aynı şeyi siyasi suçlular konusunda da yapmaktadır. Bir gazeteciyi bir katil ile aynı koğuşa koymaktadır.  Hapishane dışarısındaki muhaliflerini de bu uygulamalarla korkutarak yok etmeye, bastırmaya çalışmaktadır.


Tüm bunların yanı sıra, “tehlikeli birey” üretim makineleri olarak da çalışan hapishanelerde “yetişen” suçlular toplum içine tekrar salındığında, popüler ve kulağa hoş gelen ifadeyle “topluma kazandırıldıklarında” polisin bu “tehlike”ye karşı varlığının meşrulaştırılması da söz konusu olabilmiştir. Bir tehlikeli mi var; olsun, polis burada! Bir deli mi var; olsun, polis onun işini bitirecektir! Bir hasta mı var; olsun, polis onu hekime götürecek ve bizleri koruyacaktır! Tüm bu meşrulaştırıcı söylemler, aynı zamanda, normalleştirici bir yönetimsel aklın göstergeleridir: 

“Korunmaya ihtiyacınız var ve biz sizi koruyoruz. Ve, size bir ‘iyi-yaşam’ sunuyoruz; buyrun yaşayın!”

1 yorum: