1 Aralık 2013 Pazar

Cezaî Sorumluluğun Esası Olarak Failin Normalliği Anlayışı - Sulhi Dönmezer

CEZAÎ SORUMLULUĞUN ESASI OLARAK FAİLİN NORMALLİĞİ ANLAYIŞI*



Sulhi Dönmezer



     Yeni kanunlarda, manevî sorumluluk, özgürlük kriteri yerine failin normalliği ölçütünün ikamesine doğru gidilmektedir[1]. Bu suretle cezaî sorumluluğun esası olarak “normallik” anlayışı gittikçe yayılmakta ve önem kazanmaktadır.

     Derhal ilâve edelim ki cezaî sorumluluğun esası olarak failin normalliğini ele alanların, bu mefhuma verdikleri mânalar birbirine uymamaktadır ve hatta normallik anlayışını savunan iki yazarın, biraz evvel belirtilen sebep dolayısıyla, birbirlerini eleştirdikleri dahi görülmektedir. Bu itibarla söz geçen anlayışı genel olarak irdelemekten ziyade, ifadesini bulduğu yazarların eserlerinde ayrı ayrı incelemek daha uygun olur:

1)   Normallik anlayışı ilk defa öyle zannediyoruz ki, Poletti tarafından savunuldu[2]. Bu yazardan önce Dril “..bir hareket noktası tespit etmek için normal sosyal insan tipini tesis etmenin zorunlu olduğunu” söylemişti: Öyle bir tip ki topluma göre değişmek mecburiyetinde olan ve belirli bir toplumda bağımsız hayat sürmeye ehil bulunan bir insanı temsil eder. Böyle bir tipin tespiti zordur. Fakat her toplumda bu tipin asgari bir gerçekleşme şekli vardır; ve bu asgarinin altında bulunan insan artık topluluk hayatına uyum sağlamaz. Çocuklar, ihtiyarlar, suçlular, deliler bu asgariye vasıl olamazlar. Bu fertler aynı dış koşullar içinde, bütün insanların, psiko-fizik varlıkları dolayısıyla, tip insanın hareket edebileceği biçimde eylemde bulunmaya ehil olmadığını ispata yararlar.

Ferri’ye nazaran Rus Pozitif Ceza okulunun en meşhur temsilcilerinden biri olan Drill, sorumluluğun sebebi olarak, tamamıyla, asgari normalliğe işaret etmiyor. Çünkü, o aynı zamanda çocuk, ihtiyar, suçlu ve delilerden de bahsetmektedir. Fakat yazar sadece müşterek sosyal yaşama şartlarının, her ferde, belirli şartlara asgari bir uyum gösterme yükümlülüğünü yüklediği pozitif olguyu gözlemlemiştir: Bu seviyeye erişmemiş bulunanlar toplumdan çıkarılacaklardır.

Şimdi, Poletti sözü geçen fikri şu suretle genişletiyor: “Suç faili, suç içeren fiilinden dolayı sorumlu olmak için şahsında, bilimin normal insanı oluşturmak için zorunlu olduğunu tespit ettiği bu halin, hiç olmazsa asgarisini, arz etmelidir”; “yalnız normal insan suçlu olabilir”.

2)   Von Liszt de 1896 tarihinde Münih’te toplanan Psikoloji Kongresi’nde sorumluluğun esası olmak üzere normallik esasını ortaya koymuş ve sonra diğer eserlerinde de bu husustaki fikirlerini geliştirmeye çalışmıştır[3].

Von Liszt’in Ceza hukukundaki kanatları itibarıyla, pozitivist bir yazar olduğu malumdur. Bununla beraber yazar İtalyan okulunun ulaştığı bütün neticeleri aynen kabul etmemekte, bunlardan bazılarını reddetmekte, bazılarını ise kabul etmektedir. Mesela İtalyan okulunun esas temelini teşkil eden determinizmi Von Liszt de kabul ediyor. 1905 senesinde Münih’te vermiş bulunduğu “Ödetici ve Hâmi Ceza” adlı konferansında bu hususu belirtmekten çekinmemiştir[4]. Bu konferansında bilge cezacı her devrin büyük zekalarının - Saint Augustinus, Luther gibi - belirlenimci zihniyeti kabul ettiğini ifade etmektedir.

Bununla beraber Von Liszt, Lombroso’nun antropolojik bir tip hakkında ulaştığı neticeleri, ceza mevzuatının tamamıyla ilga ve iptalini, kabul etmemektedir. Şimdi bu noktaları bırakarak yazarın cezai sorumluluk hakkındaki fikirlerine geçelim:

Yazara göre “Medeni hukukun haksız fiillerinde olduğu gibi, Ceza Hukukundaki haksızlık da kusurlu bir fiildir. İradi fiili neticeye bağlayan bağ yalnız objektif bakımdan mevcut olmakla kalmamalı, bu bağlılık, aynı biçimde, kusur ile sübjektif bakımdan da mevcut bulunmalıdır[5]. “Kusur, şekli olarak, kendisi tarafından gerçekleştirilen gayrımeşru fiil için, failin sorumluluğudur. Binaenaleyh, kusur hakkındaki hüküm gerçekleştirilen fiilin içerdiği haksız neticeyi ifade eder ve bunu, haksızlığın faili olan şahsa bağlar.

Fakat, fiilin faile isnat edilmesini temin eden bu bağlantının öncel ve zorunlu şartı, fail ile fiil arasında, sübjektif bir ilişkidir. Bu ilişki, bağlantı maddi manada kusuru teşkil eder.

Kusur şu şekilde tarif edilebilir:

Gerçekleştirilen fiilin ortaya koyduğu, Devlet için ortak hayat için zorunlu toplumsal zihniyetin noksan (Défectueux) hali.

Şimdi, kusura karşılık hükmün içerdiği isnat (imputation) iki unsuru varsayar:

a)   Failin sorumluluğu: Bu, failin kendisine toplumsal bakımdan hareket etme imkânını temin eden psişik bir hal ile mevcuttur. Bu hal, failin ahlâk, zeka, din sahalarına yahut Hukuk sahasına ait bulunsun, toplumsal hareket kurallarına göre hareketlerini tayin edebilmesi takdirinde mevcut bulunur.

b)   Failin kabiliyeti isnadiyesi: Bu unsur ise, ferdin hareketinin antisosyal manasını tanıdığı, bildiği, yahut da onu tanıması, bilmesi gerektiği veya tanıyabileceği, bilebileceği takdirde mevcut olur.

Ve bu suretle de kusurun iki şeklini teşkil eden kast ve taksir ortaya çıkmış olur.

Bu manada alınınca kusur anlayışı irade özerkliği varsayımından tamamıyla bağımsızdır.

Sorumluluk sonuç olarak, Von Liszt’e nazaran, toplumsal bakımdan hareket etme ehliyetidir. Devlet içinde yaşayan insanların, kolektif hayatın gereklerine cevap verecek bir hareket çizgisine sahip olmaları demektir. İşte böyle bir ehliyetin mevcut bulunduğu ölçüdedir ki, antisosyal bir hareket çizgisi, failine kusur olarak isnat edilebilir. Binaenaleyh sorumluluk şu şekilde tarif edilebilir: “Sorumluluk failin bilincinin, ona tam bir toplumsal değer vermek için zorunlu olan imgelemler (représentations) niceliğine tasarruf etmesini ve bu imgelemlerin çağrışımlarının normal olarak ve normal bir hız ile yapılmasını ve bu imgelemlerin uyanışının ve sonuç olarak, dini, ahlâki, hukuki, genel normları harekete geçiren bir ortalamaya karşılık düşmesini, iradenin zorlayıcı hareketlerinin kudret ve eğiliminin tamamıyla anormal olan hiçbir şey arzetmemesini farzeder”[6]. Başkalarının bilinci hakkında kendi bilincimize göre hüküm verebileceğimiz gibi, başkasının bize olan benzeyişi, bizim deneyimimizden çıkarsanan tip ile olan uygunluğu isnat kabiliyetinin bir şartıdır. Bu mânada sorumluluk hareketleri normal surette tayin edilebilmek olarak tarif edilebilir. Bu bakımdan sorumluluk anlayışı da irade özgürlüğü varsayımından bağımsızdır.

Özetle, Von Liszt’e göre olgun ve sıhhatli bir akıl ve ruha tam bir bilince sahip olan her kişi sorumludur. Netice olarak, sorumluluğun özü, esası normal bir içerik ve imgelemlerin (représentations) normal sebep olucu kuvveti ile ortaya çıkmış bulunur. Yazara göre kanun koyucunun görevi sorumluluğun müspet olarak tarifi değildir. fakat, istisnai olarak sorumluluğu ortadan kaldırır gibi gösteren hallerin tarifinden ibarettir. Yoksa sırf şekli bakımdan, sorumluluk Ceza hukuku bakımından hareket etme ehliyeti olarak tarif edilebilir.

Fakat şunu dikkate almalıdır ki, ruh ve aklın olgunluğu (maturité d’esprit) Hukuka yabancı olan faaliyet sahalarında da aynı zamanda oluşmadığı ve bazen kısa, bazense uzun bir gelişim dönemi geçirdiği gibi, hukukun muhtelif sahalarında hareket etme hukuki sorumluluğu da (Kamu Hukuku, Medeni Hukuk, Ceza Hukuku, Miras ve Aile Hukuku gibi sahalarda dahi) zorunlu olarak hayatın aynı noktasında kazanılmaz. Ceza Hukukunda, onu, aynı bir zamanda ve aynı bir fertte bazen mevcut ve bazen de yok olarak kabul etmek gerekir. Örneğin katil için mevcut sayılacak olgunluk, Devlete karşı işlenen bir suç bakımından yok olarak düşünülebilir.

Demek oluyor ki, Von Liszt’e göre normallik[in], insanın Saiklerle kendi hareketlerini belirlemek yeteneğine karşılık gelmesi gerekiyor. Bu etkisi dinden, ahlâktan; bütün alışılmış fikirlerden türeyen Saiklerin etkilerini hissetmemek, diğerlerine etki eden bütün diğer şeylerden dolayı etkilenmiş olmamak, ilk önce bu Saikleri hissetmemek, sonra yavaş yavaş bunları anlamamak normallikten uzaklaşmak demektir. Delilerde olduğu gibi Saiksiz olarak karar verildiği hallerde normallik sahasından tamamıyla çıkılmış olur. Bu takdirde tam zıt kutup içinde bulunuluyor demektir.

Biraz evvel de temas edildiği yönüyle normalliğin unsurları sırf patalojik zeminde araştırılacak değildir. burada araştırılan adeta psikolojik normalliktir. Bundan şu netice çıkar ki, patalojik gözlemler, ceza bakımından, ancak psikolojik anormallikleri tespit için müdahale ederler. Bu, böyle olunca, mezkur psikolojik normallik tamamıyla ani bir iktisap olmadığından, fakat ağır bir iktisap ve dereceli bir oluşum mahsülü bulunduğundan, aynı suretle, iktisap olunduktan sonra ortadan da kalkabilir. Bu ortadan kalkış yahut, tamamıyla altüst oluş, sorumsuzluğa tekabül eder[7].

Özetle, Von Liszt’e göre cezai sorumluluğun esası yukarıda açıklanan şekilde normallik, somut hallerde sorumluluğun derece ve miktarını tayin eder nitelikte bu normallikteki olgunluk derecesi oluyor.

3)   Yeni İtalyan yazarlarından Giulio Battaglini de normallik anlayışına taraftar olmaktadır[8]. Yazar İtalyan Ceza Kanununun kabul ettiği normallik esasını hararetle savunmaktadır. Yazara göre, tabii olmayan hale karşılık olmak üzere, haklı olarak, normal kavramı (sağlık vesaire gibi) bilimsel bir şekilde, kesin olarak tespit olunamaz. Bununla beraber normallik hakkında pratik bir fikre sahibiz ve bu yeterlidir.

Yazara göre Liszt’in normallik hakkındaki görüşü eleştiriden yoksun kalmamıştır:

“Pozitivist doktrinin en büyük sakıncası yüksek ideal gerçeklikleri reddetmesi ve insanı kendi fizyolojik organizmasının bir ürünü olarak düşünmesidir. Bu yönelime karşı bir daima cephe aldık ve gerek kürsüden ve gerekse yazılarımızla, daima mücadele ettik. Medeniyetimizin easa fikrini teşkil eden, mitolojide ve efsanelerde karşılaştığımız kusur fikrinin basit, bilimsel olmayan ve ortadan kalkmaya mahkum olan bir vehimden ibaret bulunduğunu kabul ederiz. Fakat bir suçtan dolayı şahısları kınamamayı diğer bazılarını ise kınamamızı gerektiren bu fiili veriyi kanun koyucu hesaba katmamazlık edemez. Aksi halde yapacağı kanun saedce bir okulun bilimsel kanaatlerinin ifadesi olur, fakat milli vicdanın ifadesi olamazdı”[9]

4)        Von Liszt ve Battaglini’nin az veya çok psikolojik mânadaki normallik anlayışlarına karşılık Grasset fizyolojik bir normallik anlayışına ulaşıyor. Ve kriterlerini bu bakımdan veriyor. İnsaflı olmak için derhal ilave edelim ki Grasset, kriterini daha ziyade hekimlere hitap eder olarak koymuş bulunmaktadır[10].

Yazar üç türlü sorumluluk kabul etmektedir: 1) manevi sorumluluk, 2) toplumsal sorumluluk, 3) fşzyolojik sorumluluk, yahut tıbbî mânada sorumluluk.

Gerek manevi ve gerekse toplumsal sorumluluk cezai sorumluluk bakımından yazarı ilgilendirmemektedir. O fizyolojik sorumluluk üzerinde duruyor; yazara göre fizyolojik sorumluluk psişik neuronnes’lerin normalliğini ifade eder.

Sorumluluk fikri üzerinde aydınlanmak üsteyen uzman psikolojik yahut psiko-patolojik yolu tutmalıdır. Hekim, sırf kendi alanı içinde kalarak, sorumluluk hakkında tıbbi bir fikir edinebilir; fizyolojik yahut tıbbi bir sorumluluk tasavvur edebilir; bu ne filozofların manevi sorumluluğu ve ne de hâkimlerin toplumsal sorumluluğudur. Bu sorumluluk nörobiyoloji biliminin sağlam esasına dayanır.

Herkes sinir sisteminin insan fiil ve hareketlerindeki rolünü kabul etmektedir. Sinir sisteminin fizyolojik incelenmesi, felsefe incelemesinden ayrı ve bağımsızdır. Suçluların tıbbi sorumluluklarının çözümlenmesi sinir sisteminin incelenmesine karşılık gelir. Bu fizyolojinin yahut, daha iyisi, sinir sistemi fizyo-patolojisinin bir bölümünü teşkil eder. Bu meselelerde doktor ancak suçludaki sinir sistemi ile ilgilenmeli ve suçun gerçekleştirilmesi sırasında bu sinir sisteminin hastalıklı halde mi, yoksa normal durumda mı olduğunu araştırmalıdır.

Her iradi ve tasarlanmış fiilde ruhun karşılaştırdığı ve tarttığı bir hüküm vardır: Bu hareketi, fiili icra etmek hususundaki zevk ve belirli bir hareketi yapmak hususundaki fayda, diğer taraftan bunu yapmamak hususundaki görev ve bu fiilin meydana getireceği ceza. Görülüyor ki, failin seçeceği Saikler çok sayıda ve çeşitlidir. Felsefi bakımdan kaynağı ve mahiyeti ne olursa olsun görev kavramı, izin verilmiş, konulmuş şey kavramı, jandarma ve kanun korkusu, ihtiras, para hırsı, bütün bu Saikler arasında az veya çok bilinçli olarak ve uzun uzadıya fikir alışverişinde bulunarak bir karar alınır. Ve toplum için zararlı olan fiil gerçekleştirilir. Beyinde gerçekleşen bu fikir devinimi ve kararda zorunlu olarak beynin sinir sistemi ve özellikle bunun en yüksek merkezleri olarak beyin ve beyindeki unsurlar, nöronlar, zar tabakasına (subtance grise) müdahale ederler. Ve özellikle bunlardır ki, psişik fonksiyonları yönetirler.

Binaenaleyh, uzmanın görevi, bu sinir sisteminin, muhtelif Saikleri, harekete geçiricileri iyice tartmaya müsait olup olmadığını, karar unsurlarının saf bir şekilde hiyerarşize edip edemediğini ve sinir sisteminin bu halinin faili tıbben sorumlu tutmaya uygun olup olmadığını aramaktır.

Başka bir tabirle, uzmanın, bir suçlunun sorumluluğunu araştırırken takip edeceği nokta, fiilin istenilmesinde sinir sisteminin rolüdür. O bu rolün fizyolojik olup olmadığını ve failin, fiilin gerçekleştirilmesi sırasında psişik sağlığının ne olduğunu araştıracaktır.

Özetle, tıbbi anlamda, fizyolojik sorumluluk psişik nöronlarımızın bir fonksiyonu olarak gözükür. Sorumluluk normal oluşa, sorumsuzluk bu nöronların hastalığına karşılık gelir[11].

Grasset’ye göre bu anlamdaki tıbbi sorumluluk, manevi sorumluluk ve toplumsal sorumluluktan tamamıyla farklıdır. Ve dini ve felsefi bütün doktrinlerden bağımsızdır. İnsanda psişik nüronlar vardır ve bunlar her fiilden önce saik ve harekete geçiriciler hakkında hüküm vermek, bunları sınıflandırmak ve bunlar hakkında değer yargısı vermek hususunda müdahale ederler. İnsan fiili muhtelif saik ve harekete geçiriciler arasındaki bir hükmün sonucudur. Tıbbi ve biyolojik bakımdan saf ve salim sinir merkezlerine sahip olan kimseyi muhtelif saik ve harekete geçiricilerin karşılaştırmalı değer hakkında makul bir biçimde hüküm verebilecek olan kimseyi sorumlu saymak gerekir.

Toplumsal sorumluluk ile fizyolojik sorumluluk arasındaki fark da açık ve tamdır:

İstenilirse fizyolojik sorumluluğun, toplumsal sorumluluğun unsurlarından biri olduğu söylenebilir. Fakat bu ancak, onun unsurlarından biridir. Toplumsal sorumluluk ise bir sentez, bir bütün teşkil eder.

Bütün bu yukarıdaki açıklamadan anlaşılıyor ki suçluların sorumluluğunu bu şekilde tıbbi bakımdan tasavvur etmek meseleyi bütün metafizik ve dini doktrinlerin dışına koyar ve akli ve tıbbi inceleme - materyalist yahut tinselci olsun - hekim tarafından aynı suretle yapılabilir[12].

Cezai sorumluluğun esası olarak normallik anlayışını ele alan yazarlardan biri de Dr. Etienne de Greef’tir. Bu yazarın teorisinin özelliği antropolojik bir bakış açısından sorumluluk meselesini inceledikten sonra normallik anlayışına varmış bulunmasıdır[13].

Yazara göre, bir kere, birçok hadiseler psişik hayatımızda, fiillerimizden sorumlu olduğumuz hakkındaki hissin oynadığı büyük rolü göstermektedir. Bu itibarla sözü geçen hadiseye muhalif olan her kuram hiçbir zaman yaşamamaya mahkumdur. Belki, böyle bir kuram uygulanabilir. Fakat insanlar, sanki bu kuram mevcut değilmiş gibi düşünmek ve söylemekte devam edeceklerdir. Fakat sorumluluk hissi ile librarbitr’i karıştırmamak gerekir. Librarbitr metafizik bir görünüş arzeder, halbuki sorumluluk duygumuz ne yorumlamaya müsait olan ne de tartışılabilen bir hadisedir. Esasen pratikte muhalefet, sorumluluktan ziyade gelenekçilerin sorumluluğun hizmetine koydukları şeylere yönelmiştir.

Fakat sorumluluk duygusunun inkâr olunmaz bir hadise teşkil edişi niteliğinden, onu cezai sistemin ekseni olarak düşünmek ve uygulamaya devam sonucu çıkarabilir mi? Asla! Zira söz konusu sorumluluk duygusu bazı akıl hastalarında dahi mevcuttur[14].

Meselelerin hakikatini kavramamış olanlar için sorumluluk meselesi çok basittir. Ve şu soruya sürüklenir: Fiili gerçekleştirdiği sırada bu adam yaptığını biliyor mu idi? Bu fiili icra edebileceğini ve bu fiilin cezalandırılabilir olduğunu biliyor mu idi? Bu demektir ki, eğer bir kişi, cezalandırılabileceği bir fiili gerçekleştirdiğini biliyorsa ve bu açıklık anlayışından geliyorsa sorumlu olamaz. O halde: akli sağlık = yaptığını bilmek = sorumluluktur.

Mesele şuradadır ki, sübjektif sorumluluk işareti arzetmekle beraber hasta olan birçok sorumsuz suçlular vardır. Normal bir insanın düşünce uzuvları iyi şartlar içinde işleyince, bu kişi hür imiş gibi düşünür. Ve gerçekleştirmeye karar verdiği hareketlerden dolayı kendini sorumlu hisseder.

Bir uzman, bu sübjektif duygunun hakiki bir sorumluluğa karşılık geldiğini söyleyebilir. Fakat bu aynı uzuvlar hasta olurlarsa ve kötü işlerlerse bu insan yine, keza uzun zamanlar hür imiş gibi düşünecek ve idrak ettiği düşünce eylemlerinin çoğunluğuna bağlı olarak sübjektif özgürlük hissini duyacaktır. Bununla beraber söz konusu halde bu sübjektif sorumluluk duygusu gerçekliğe cevap vermemektedir. Ve suçlunun sorumsuz olarak düşünülmesi gerekir.

Suçluya karşı toplumun hareket hattı daha ziyade önleyici ve tedavi edici bir yön alınca, bilinmesine çalışılan özellik artık suçun maddi teşekkülü olmuyor, fakaz bizatihi ferdin ruh halinin teşekkülü, onu antisosyal reaksiyona sevkeden süreç oluyor.

Şimdi cezada, esas bakış açısı, örneğin filanca hareket için kanun koyduğu cezanın mümkün olan en tam şekilde uygulanması olmayıp, fakat toplumun nasıl korunacağı ve himaye edileceği olunca sorumluluk meselesi de ikinci plana geçer ve fakat bununla beraber o, her sistemin bir varsayımı olarak kalır ve asli bir önem taşır. Bu halde sorumluluk belirli adetteki fertlerin normalliği kavramına sıkıca bağlanır.

Yazara göre normal insanı tarif etmek güçtür, fakat, kesinlikle bu normalliğin karakteristiklerinden biri, kendisine zarar verecek mahiyette olan şeylerden gittikçe sakınacak şekil ve surette hayat tecrübesini ve sorumluluk duygusunu kullanmaktır. Bir kişinin normal olduğunu söylemek fiillerin çoğunluğunda bu kimsenin, diğer şahıslar gibi hareket edeceğini ifade etmek demektir.

Bir fert hakkında hüküm verirken onun fiillerinden dolayı sorumlu olduğunu söyleyecek olursam bu söylediğim sadece onun yapmış bulunduğu fiillerle ilgili bulunur, fakat gelecek için hiçbir şey içermez. Önleyici ve tedavi edici bakımlardan ise bu tür bir değer takdiri büyük bir şeye yaramaz. Fakat aynı kişi hakkında, onun normal olduğunu söylediğim zaman geleceğe doğru bakmış olurum ve bu suretle sorumluluk meselesi bizatihi değil fakat gelecek için ele alınmış olur.

Bu sebeple bir kimsenin gerçekleştirmiş olduğu fiilden dolayı sorumlu olduğunu söylemek için onda büyük bozuklukların mevcut olmadığını gözlemlemek yeter. Hatta bazı küçük anomaliler gözlense dahi, bunlar hesaba katılmayabilirler.

Yazara göre bir kişinin tehlikeli hali ile onun korkutan durumu (redoutabilité) aynı kişinin normalliği ile bağlantı halindedir. Gerçekten fert normal bir ölçüde oldukça, iyi organize olmuş bir toplum için korkacak bir şey yoktur. Ve eğer normal bir kişi tesadüfen bu topluma karşı ayaklanacak olursa, bu kimse bir ölçüsüze nazaran eşyanın nesnelliğine karşı daha hassas ve normal olduğundan o oranda çabuk olarak da topluma yeniden uyum sağlayabilecektir.

Bu ifadelerinden de anlaşılacağı üzere yazar adeta pozitivist esas ve anlayışlarla normallik anlayışını birleştirmeye yönelen bir kuram ortaya koymuştur.

Anlayışın Eleştirisi

Kanaatimizce normallik anlayışı determinizm ile liberarbitr arasındaki bocalamalar ve uzun tartışmalardan kurtulmak ve sıyrılmakla beraber cezaî sorumluluk  fikrini de kurtarmak isteyen yazarların icat ederek ortaya attıkları bir anlayıştan başka bir şey değildir. Ve öyle zannediyoruz ki, esası itibarıyla da çürüktür.

Gerçekten normallik nedir ve normal kişi kimdir? Bunu uzun asırlar kimse tarif edebilmiş değildir. Ve bizzat normallik anlayışının  taraftarlarından olan Battaglini dahi “normallik kavramının, sağlık ve saire gibi, bilimsel bir şekilde kesin olarak tarif edilemediğini” beyan etmiştir. Bilimsel bir nitelendirme ve belirlemeye müsait olmayan bir kavram üzerine ise Ceza Hukuku çatısı nasıl kurulabilir, dayandırılabilir?

Normallik kavramı bilimsel sınırlar ve esaslar içine dahil edilmek istenir de ve örneğin Grasset’nin kriteri ele alınacak olursa, kanaatimizce liberarbitr kavramından pek de ileri gidilmiş olunmaz. Sadece sorumsuzluk hali hastalıklı bir hâle, nöronların bozukluğuyla sınırlanmak suretiyle sorumluluğun alanı, belirlenmiş olur[15].

Buna karşılık Poletti’nin hal tarzı dikkate alınacak olursa “her hal bu kuramın mantıkî sonucu yani, yalnız deli olan suçluların değil ve fakat ırsî, eğilimsel ve alışkanlığa dayalı suçluların da (yani en tehlikeli olanların da) sorumsuzluğu, bizatihi kuram hakkında hüküm vermeye yeter”[16]

Aşağıda not 16’da aktarmış olduğumuz Ferri’nin itirazını biraz değişik ibarelerle ve Tarde’ın bazı fikirlerine de dayanmak suretiyle Saleille, Von Liszt’e yöneltiyor: “Tarde’ın bir konferansında açıkladığı gibi suçtan önce suçluda hâkim olan şey bir obsesyondur. Suçlu bunun içinde yaşar, ondan kurtulamaz. Sonra hatıranın obsesyonu, gerçekleşmiş fiilin bitmez hayali ve namuslu kişiler toplumsal grubundan çıktığı duygusu gelir. Ve bir anda suçun kazmış bulunduğu bozulma ve sukut uçurumu onu anormallik haline sokar ve bu bir kerede meydana gelir. Islâh edilemez hâle gelmek için, daima alışkanlığa gerek yoktur. Çoğunlukla tek bir suç yeterlidir.

Şimdi, eğer yaptırım şekli altında fiili değil fakat gözlemlenmesi gereken normallik yahut anormallik hâlini cezalandırmak gerekirse bu takdirde söz konusu kurucu suçluluk idesinin ne kadar kolay olarak genelleşeceği görülür. Ve bütün bunlar her tür ceza ve sorumluluk fikrinden arı bulunurlar; bu delilere ve suçlulara uygulanacak emniyet tedbirlerinin birbiriyle karıştırılması demek olur. Bu ise İtalyan okulunun taleplerine gelmek olmaz mı?

Görülüyor ki, psikolojik ve manevî normallik fikrinde de, kuramsal olarak, sorumluluk fikrinin yararına varılmasa bile onun ferdi ve kişisel olarak yararına erişiliyor: Ancak anormaller mevcuttur ve bu yüzden ancak sorumsuzluk söz konusu olacaktır. Fakat burada sorumsuzluk sonunda varılan netice cezai kişiselleştirme yoluyla tedavi etmedir ve toplumsal tehlike ortadan kaldırılmıştır. Fakat bundan halk vicdanı etkilenecek ve geleneksel fikirler yaralanacak, manevî adalet zarar görecektir. Bundan dolayı ise tehlike daha mı azdır?

Binaenaleyh bize öyle geliyor ki, Néo-klasik okul ile İtalyan okulu arasında sağlam bir esasa dayanan ve gerçek bir doktrin birliği arzeden aracı bir sistem mevcut değildir”[17]

Von Liszt’in, normallik hakkındaki kriteri bizzat normallik taraftarı olan Battaglini tarafından, diğer bazı yazarlara atıflar yapılmak suretiyle, eleştirilmiştir. “Cathrein normal olarak hareketlerini tayin edebilmenin (déterminabilité normale) pasif bir biçimde saiklerin etkisi altında kalabilmekten başka bir şey olmadığını göstermiştir.

İrade sürekli olarak ve zorunlu olarak en büyük olan Saiklerin etkisine maruz kalıyorsa, kendilğinden tayin edici (Auto-déterminant) olur. Ve netice olarak isnat yeteneğinden bahsetmek mümkün olmaz. Bu hâlde hareketlerinin yönünü belirleyen insan değildir. Fakat bu yönü Saikler belirler: nasıl ki, bulutların yönünü belirleyen şey en kuvvetli olan rüzgârlardır.” “Saiksiz hiçbir insanî faaliyet olamaz. Bu tartışma dışı olan bir noktadır. Biz dünya dışında yaşamıyoruz: irademiz fizik doğamızdan, toplumsal çevreden vesaire… kaynaklanan bütün zorlamalarla ilgilidir. Bununla beraber, bu saikleri hareketlerimizi belirleyen sebeplerle karıştırmamak gerekir. Saik bir yöne yöneltebilir. Fakat, mecbur bırakmak anlamında belirlemez. İrademiz Saikleri tartmaya ve sonuçta birini veya diğerini tercih etmeye muktedirdir. Bir karar verildiği zaman, daima, bir saik tercih edilir. Fakat bu şekilde hareket ederken, başka bir şekilde hareket edilebileceği hissedilir. Saiklerle hareket arasında tamamen bizim olan bir şey vardır. Hareketlerimizin sebeplerini koyan biziz. Yoksa, en kuvvetli saikin ürünü değiliz.”[18]




[1] Donnedieu de Vabres: Traité, s.153.
[2] Ferri, la sociologie criminelle: 1914, s.432 ve sonrakiler.
[3] Von Liszt: Zeischrift für die gezammte strafrechts Wissenchafts. Birinci ve ikinci fasikül, XVII (Revue pénitentiaire, 1897, s.970).
[4] Bu konferansın özeti için bakınız: Emil-Stanislaw Rappaport: la lutte autour de la réforme du Droit pénal en Allemagne.
[5] Franz Von Liszt: Traité de Droit pénal Allemand, s.232 ve sonrakiler.
[6] Von Liszt: s.g. eser, s.240-241.
[7] Bu hususta fazla ayrıntı için: saleille: De l’individualisation de la peine, s.127 ve sonrakiler.
[8] Giulio Battaglini: Diritto penale, 1940, s.139 ve sonrakiler.
[9] Giulio Battaglini: s. g. Eser, s.144.
[10] J. Grasset: La résponsabiliteé des criminels, 1908.
[11] Grasset: s.g. eser, s.68.
[12] Grasset: s.g. eser, s.72.
[13] Dr. Etienne De Greef: La Notion de résponsabilité enathropologie eriminelle (Réevue de Droit pénal et de criminologie, 1931, s.445 ve sonrakiler).
[14] Aynı anlamda, Dr. Louis Pagés: La résponsabilité morale dans les procéedés sontemporains de la déefense sociale (Revue de Sociologie, 1930).
[15] Grasset’nin kuramı hakkındaki eleştirel görüşler için bakınız: J Maxvell: Le concept social du crime son évolution. Paris 1914, s.401 ve sonrakiler.
[16] Ferri: s.g. eser, s.434. – Ferri bu konudaki eleştirilerine devam ile suç psikolojisinin bu konuda mutlak bir yalanlama getirdiğini ve normal suçluların mevcut bulunmadığını ifade ettiğini yazıyor. “Normal insan asla suç işlemez. Suç daima ferdî bir anormaliyeti temsil eder. İster ırsî, ister edinilmiş, ister geçici, yahut daimi olsun.”
[17] Saleille: s.g. eser, s.137, 138 (malen).
[18] Frank: Le principe de causalité et ses limites, 1937, s.64; Liszt’in kuramı hakkındaki eleştiriler için Ferri: s.g. eser, s.438.

* Makale daha önce, Sulhi Dönmezer, "Cezaî Sorumluluğun Esası Olarak Failin Normalliği Telâkkisi", İÜHFM, Cilt: 12, Sayı: 1, 1946, s.119-129 künyesiyle yayınlanmıştır. blog'da yayınlanan versiyonda, anlaşılırlığı artırmak için, günümüz Türkçesine uyarlama yapılmasına çalışılmıştır.

Makaleyi orijinal biçimiyle ve PDF formatında İNDİRMEK İÇİN TIKLAYINIZ

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder